Orijinalini görmek için tıklayınız : Bilinmesi Gereken Katliamlar
AleviKürt 28.05.2008, 23:52 Selamlar..
Benim merak ettigim. Bir aydin kisinin bilmesi gereken katliamlar ve olaylardir.
Bunu bir liste haline getirebilsek, ve her katliama 3 - 5 satir bir aciklama yazabilirsek iyi olur diye düsünüyorum.
Mesela
1937-38 Dersim Katliami
1978 Maras Katliami
1980 Corum Katliami
1993 Ugur Mumcu suikasti
1993 Sivas Katliami
vesaire.
Bunlar neden oldu, nasil oldu ve suclularin kimler oldugunu kisca özetleyebilirsek, iyi olur. Hepimiz bilgilenmis oluruz, bilmeyenler de kisa yoldan ögrenmis olur.
sevgili Gökhanim cok güzel fikir ve konu,emegine ve düsüncene saglik güzel kardesim......
ben Dersim katliami üzerine yazayim biraz.... müsade varsa:
1934 yilinda agir vergi yasalari cikti dersimde,1935 de Tunceli kanunu cikti,agir asimilasyon calismalari böylece basladi......
Hasanan asiretinden Seyit Riza ve Kocgiri Aliser bu yasalara karsi ciktilar,asimilasyona karsi cikmaya ayaklanmaya cagirdilar...1936 yilinda,kis günü tunceli girisleri kapanildi askeri ve polis tarafindan....1937 yilinda, newroz gecesi 21 martta Harcik cayin üzerinde olan köprü yikildi ve ayaklanmalar basladi....Dersim isyanin ve ayaklanmasinin en önemli faktörü bu geceydi.....
NOT: bu gece bu kadar devami yarin gelicek...
Çorum Katliamı
Robert Alexander Peck, ABD Türkiye Büyükelçiliği’nde ikinci katip olarak çalışan bir CIA ajanıdır. Çorum’da katliamdan aylar önce, bu CIA ajanı, AP ve MHP Çorum il başkanları, vali, CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere pekçok kişi ile görüşüp bazı köylere gider ve tüm bu görüşmelerde Alevi ve Sünnilerin durumu hakkında sorular sorar. Peck soruyor, alevi ve sünniler, solcular ve sağcılar arasındaki çelişkilerin düzeyini öğrenmeye çalışıyor, bunlara göre planlar hazırlıyordu. Dönemin CHP’li Belediye Başkanı Turan Kılıçcıoğlu, bu CIA ajanı ile yaptığı görüşmeyi “devlet sırrı” diye hiç bir zaman açıklamak istemedi. Ardından Maraş’da olduğu gibi Çorum’da da katliam oldu. Ne zaman bir katliamın soruşturması yapılsa hep “devlet sır”ları çıkar karşımıza. Ama kamuoyuna açıklanmayan bu “sır”lar hep de CIA ajanları ile paylaşılır.
Provokasyon girişimleri Alevi ve sünni halk, Çorum’da içiçe yaşamaktadır. Bu yüzden de kontrgerilla Çorum’u da provokasyon yaratarak halkı birbirine kırdırabileceği yerlerden biri olarak seçer. CIA ajanı Peck incelemelerini tamamladıktan bir süre sonra provokasyonlar başlar. Pilot bölge olarak, belediye başkanlığı MHP’lilerin elinde olan, Alaca ilçesi seçilir. Önce Alaca Adliyesi emanet deposu soyulur ve 21 adet silah çalınır. Bu silahlardan biri daha sonra Sungurlu ilçesinde yazılama yaparken yakalanan MHP’li bir faşistin üzerinden çıkar. Ama buna rağmen, soygundan sonra “Aleviler sunnilere karşı silahlanıyor” şeklinde spekülasyonlar çıkarılmıştır. Alaca’nın faşist Belediye Başkanı, ramazan ayı başlangıcını bahane ederek bir bildiri yayınlar ve halkı cihada çağırır. Faşistler provokasyon yaratmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışır. Amaçları yeni bir Maraş yaratmaktır. Provokasyonun ilk adımı için 27 Şubat 1980’de yapılacak olan “Hayat pahalılığı ve yoksulluğu protesto” mitingini seçerler. Miting için validen izin alınmıştır. Fakat izin verilen yer faşistlerin yoğun olduğu bir bölgedir. Faşistler mevzilenmiş, saldırı emrini beklemektedir. Bu durumu tesbit eden devrimciler provokasyon olacağını halka duyurarak mitingi iptal ederler. Böylece provokasyon boşa çıkartılır. Bu arada ildeki faşist kadrolaşma da yoğunlaşmıştır. Tunceli’de halka yaptığı saldırılarla tanınan Emniyet müdürü Halil Bozkurt Çorum’a atanır. POL-DER’li polisler sürgün edilerek yerlerine faşist POL-BİR’li polisler getirilir. Yapacakları saldırı ve provokasyonlarda herhangi bir pürüz çıksın istemezler. Saldırı “hazırlıksız” başlıyor 27 Mayıs’ta Ankara’da faşist şeflerden Gün Sazak’ın devrimci hareket tarafından cezalandırılmasından sonra faşistler, adım adım hazırladıkları, palanlı saldırıyı beklemeden kudurmuşcasına saldırmaya başladılar. 28 Mayıs günü şehrin en işlek caddesine ipini koparmış itler gibi dolan faşistler işyerlerinin camlarını kırıyor, hazımsızlıktan ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette saldırıyorlardı. Ardından alevi halkın yaşadığı Milönü mahallesine yönelirler ama barikatlarla karşılaşırlar. Faşistler, devrimcilerin ve halkın direnişi karşısında amaçlarına ulaşamadılar. “Ya kan kusturacağız, ya tam susturacağız”, “Kanımız aksa da zafer islamın” sloganları ile saldıran faşist güruha polis hiç müdahale etmemiş, zor duruma düştüklerinde korumuştur. 28 Mayıs’taki bu saldırıyı şeflerini kaybetmenin hazımsızlığı ile başlatan faşistler plansız oldukları için amaçlarına ulaşamamışlardı. Fakat saldırılar aralıksız devam eder. Faşistler kontrolü ellerine geçirmek için polisin de yardımıyla ilçe yollarını denetlemeye başlarılar. Asıl büyük saldırının hazırlığı içerisindedirler. Bu nedenle çevredeki il ve ilçelerden faşistler Çorum merkezinde toplanır. Kent bu günlerde zaman zaman daha sakin görünse de faşistlerle sürekli çatışmalar yaşanır. Öyle ki alevi ve sunni halk iyice ayrıştırılır, azınlıkta olanlar kendi mezheplerinden halkın yoğun olduğu mahallelere göçederler. Etmek istemeyenler de zorla gönderilir. Saldırılar sadece şehir merkezi ile sınırlı kalmaz. Köylerde de alevi ve sunni köyler birbirine karşı kışkırtılır. Katledilen insanlar olur. Öyle ki köylüler tarlalarına gitmekten korkar hale gelirler. İlk “vuruş” polisten 30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. CHP’lilerin devrimcilerin yoğun olduğu semtlerden saldırı başlatılır. Akşam Pol-Bir’li polislerin de desteği ile saldırı tırmandırılır ve alevi ileri gelenleri ve devrimcilerden onlarca insan gözaltına alınır. İlk elde halkı önderlerinden kopararak güçsüz düşürmeyi hedefliyorlardı. Daha sonra evler silahlarla taranıp ateşe verildi. Bu ikinci saldırı özellikle ilk saldırıda girmeyi başaramadıkları Üçevler mahallesinde başlatılmıştı. Faşistler, tüm haberleşme ve yardım yolları kapatarak iş yerlerini yağmalamaya giriştiler. Bu saldırıda faşistler ev yakma, tarama, yağma dışında dört kişiyi de katlederler. Ölümlerin duyulmasının ardından sokağa çıkma yasağı ilan edilir ama yasak faşistlere uygulanmaz. Katliam Günü Temmuz başında valilik ve MHP’de anormal bir hareketlilik yaşanır. MHP’ye daha önce tanınmayan insanlar girip çıkar, sürekli telefonlar çalışır ve herkes “cuma” gününden söz eder. Bunlar yaşanırken alevilerin mahallelerine de operasyon düzenlenip yüzlerce insan gözaltına alınır, silahlar toplanır. 4 Temmuz... MHP’lilerin sıkça bahsettiği “cuma” günü geldiğinde tüm camilerin anonslarında “komünistler Alaaddin Camii’ni ateşe verdi” denilerek saldırı başlatılır. Arabalarla taşınan silahlar dağıtılır ve hedef olarak Milönü mahallesi gösterilir. Böyle bir saldırıyı bekleyen halk, mahallede gece ve gündüz sürekli nöbet tutmaktadır zaten. Fakat saldırı daha çok gece beklendiğinden erkekler gündüz uyuyor, nöbete kadınlar devam ediyordu. Aniden anonsları ve “Allah Allah” seslerini duyan halk mahallelerine saldırı olduğunu düşünüp camiye doğru koşar, önce polis panzerleri ardından galeyana gelen koca bir kitleyle karşılaşırlar. Polis panzerlerinden halkın üzerine ateş açılır. Onlarca insan katledilir ve yaralanır. Halkın üzerine polis asker ve faşistler birlikte saldırırlar. Saldırıyı yönetenler MHP il başkanı İsmail Taştan ve Çorum ÜGD başkanı Seydi Erenyel’dir. Bu katiller rehin alınan on kişiyi kurşunu dizme emrini verir ve köylerden gelen kendi yandaşlarını da buna ortak ederler. Rehin aldıkları insanlara her türlü işkenceyi yapan yaptıran bu katiller, ellerindeki kadınların ırzına geçtikten sonra çamaşırlarını sopalara takıp dolaştırarak ahlaksızlıklarını da sergilerler. “Ne olur onu Sigorta’ya götürmeyin, orada öldürürler” 4 Temmuz’da “Allah allah” seslerini ve camilerden yapılan anonsları duyar duymaz sokağa fırlayanlardan biri de üniversite öğrencisi Süleyman Atlas’tır. Sokağa fırladığında panzerlerden açılan ateşle omuzundan yaralanır. Panzerden fırlayan polisler onu panzerin içine almaya çalışırlar. “Ben bu yarayla ölmem beni polislere vermeyin” diye bağırır Süleyman Atlas. Halk vermemek için direnir ama polisler hastaneye götüreceğiz diyerek zorla panzerin içine atarlar. Bir kadın: “Ne olur onu Sigorta Hastanesine götürmeyin orada öldürürler” diye bağırır ama polisler kadını dinlemezler bile. Süleyman SSK’ya götürülür ve ailesine cesedi teslim edilir. Vücudunda sigara izmariti söndürülmüş, şiş sokulmuş, kolu parçalanmış bir haldedir... SSK başhekimi ise “omzundan aldığı yarayla ölmüştür” şeklinde bir açıklama yapar. Ama halk işkencehaneyle SSK’ya gitmek arasında bir fark olmadığını çok iyi biliyordu. Çorum SSK hastanesi faşistlerin üs olarak kullandığı bir yerdi. Silahlarını burada depoluyor, bodrum katında işkence yapıyor ve rahatlıkla gizlenebiliyorlardı. Arama yapıldığında hemen kılık değiştirip “görevli” kartlarını yakalarına takarak elini kolunu sallayarak hastane içinde dolaşıyorlardı. SSK’nın faşist katillerce bu kadar rahat kullanılması devletin faşistlere nasıl kolaylıklar sağladığının ve nasıl desteklediğinin en iyi kanıtıydı.
Sonuç olarak; Çorum’da 4 Temmuz’daki katliamda 26, ondan önceki saldırılarla birlikte de toplam 50’yi aşkın insan katledildi. Katledilen insanların cesetlerine yakınları aylarca hatta bazılarına yıllarca ulaşamadılar. Buldukları cesetler de yakılmış, işkence izleri ile tanınmaz hala getirilmiş haldeydi. Fakat kontrgerilla, Çorum’da ikinci bir Maraş yaratmayı başaramamıştır. Çorum’da halkın ve devrimcilerin birlikte direnişini kıramamış, beklemediği bir şekilde silahlı ve kitlesel bir direnişle karşılaşmıştır. Halk bu şekilde kendini savunmamış olsaydı Maraş’taki katliamdan çok daha büyük bir katliam gerçekleşirdi..Selam olsun Asebeto ve Çorumlu yoldaşlara.
mavimisali 29.05.2008, 08:50 1935 te Dersim katliamının kurgulanması öncesi İsmet İnönü nün 3 Aylık gezisi sonucu hazırladığı raporda,Dersim in Türkleştirilmesi için atılması gereken adımlar açıkca madde madde Mustafa Kemal e sunulmuştu.Kürt kızları ile evlenecek Türk gençlerine geniş imtiyazların tanınması,Bölge de askeri kuvvetin gücünün arttırılması gibi..Aslında 3 yıl önce planlanmış bir katliamdı dersim de yaşananlar,Harput sınırında ali boğazında Salvolarla kurşuna dizilen gebe kadınlardan bahsedilir....
geygel60 29.05.2008, 20:15 Resmi Kurt Tarihciligine Reddiye
Sunnu kurt beylerinin genelde turk-osmanli devletiyle isbirligi yapip baska dini azinliklarin katliamlarina katildiklari ve bunu araliksiz yuzyillar boyu yaptiklari tarihi bir realitedir, resmi kurt tarihi en azindan resmi turk tarihi kadar bu hususta inkarcidir ve turk resmi tarihinin kopyasi ve tekraridir.
resmi kurt tarihinin temel kitabi olan Serefname aslinda sunni kurtlerin osmanli devletinin yedeginde “kizilbaslara” yani Dersimlilere saldirilmasindan baska bir sey degildir.
Kocgirili Arastirmaci Evin Cicek meseleye bir baske yonden bakmakta ve kurt tarihcilerin her acidan Kurtlerin “babasi”olarak gordukleri Bedirxan Beylerinin Yezidi ve hiristiyanlarin ustunde gelistirdigi katliami goz onune sermekte
Evîn Çîçek
Kürt Bedirxan Bey ve Kürdistan da farklı dini inançlara uygulanan kırımlar.
“Bedirxan Bey, 1832’de, savunmasız 120.000 Kürd-Êzdî’yi katletmiştir.”
Kürtlerin soykırıma uğratılmalarının tarihsel süreclerinin doğru değerlendirilebilinmesi için, o dönemlerin devlet politikalarının, Osmanl-Kürt ilişkileri tarihinin derinlemesine incelenmesi gerekir. Biz kürtler açısından bu gereklilik iki nedenden ötürü zorunludur; birincisi ; 1514’de Müslüman-Sunni Kürt aşiretlerinin, Yavuz Sultan Selim’le kurdukları ittifak sonucu öldürülen 700.000 Kürt-Zerdüşt-Kızılbaş’ın neden, niçin ve hangi amaçlarla katledildikleri ortaya konulmalı. Amaçlar, nedenler objektif olarak ortaya konmadıkları sürece, bu başlangıcı takip eden daha sonraki süreçler ve Kürt tarihi analiz edilemeyecektir.
Osmanlı yönetim taktiği kavranmadan, 1832’den, 1846’ya kadar, 150.000 Kürt-Êzdîyi, Kürt-Hristiyanı, Hristiyan inancına sahip olan bölgedeki insanları katleden Cîzîra Bohtan beyi Bedirxan Bey’in sahip olduğu dünya görüşü, kendi ırkına ve diğer ırklara, kendi dini inancına ve diğer dini inançlara yaklaşımı anlaşılamaz. Objektif olarak değerlendirilemez. Gerekli sonuçlar çıkarılamaz.
Joachim Menant, Cîzîra Bohtan Beyleri olan Bedirxan’ların egemenlikleri altındaki alanlar da, Êzdî dini inancına mensup Kürtlerin 1840’taki sayılarının 200.000 olduğunu vurguluyor. 1890’a gelindiğinde ise sayının 50.000’e indirildiğini açıklıyor. 50 yıl içinde doğumlar dahil nüfus oranının 200.000 in çok üstünde olması gerekirken, sayının 50.000’e inmesi Bedirxan Bey’in Kürd nüfusunu yok etme pratiğinin kanlı bir sonucudur. Bu yok etmede hedef olarak sömürgeciyle ilişkileri iyi bir tarzda yürütme amaçlandığı gibi, farklıya yaşama hakkı tanınmama anlayışı da damgasını vurmaktadır.
Joachim Menant, Müslüman olmayan Nasturilerin güç kullanılarak din değiştirmeye zorlandıklarını belirtiyor. Kürd yurtseverleri olarak Kürdistanlılara anlatılan, tanıtılan Bedirxanların, farklı inanca sahip olanları yok etme eylemlerini, bu eylemlerin sonuçlarını genişçe ele alıp, anlatıyor. Tîyar , gelîyê Tîyar (Tîyar vadisi) Colemerg-Hekkari’nin güneyi Zap bölgesidir.
“ 1832’de, Bedirxan Bey, savunmasız 120.000 Êzdî’yi katletmiştir.
[....] Uzun zamanlardan beri eyalet valileri baskıları sürdürüyorlardı. Bu baskılar sonucu pek çok erkek ve kadın boğazlandı. Çocuklar, ailelerinden koparılıp, alındılar. Bu çocuklar, Müslüman okullarında İslam’ı kabul etmeleri için eğitildiler. Genç kızlar ise köle gibi satıldılar. Bunun içindir ki, sürekli olarak Osmanlı haremlerinde güzel Kürd-Êzdî kızlarına rastlanır.
[....] Êzdî’ler bu baskılara maruz kalırlarken, Yahudiler ve Hıristiyanlar da paylarını aldılar.
Nesturiler; Kürdistan toplumunun önemli bir kısmını oluşturuyorlar.
[....] Musul, bir asırdan beri bağımsız Kürt paşaları tarafından yönetildiği için bu paşalar, bu dinen farklı olan kesimlerden zorla, acımasız bir şekilde vergi topluyorlardı. Topladıkları bu vergileri de Osmanlıya, Bab-ı Ali’ye veriyorlardı. Bundan dolayı pek çok isyan çıktı. Paşaların bir kısmı öldürüldüler.
Çıkan isyanlar sonucu bölgedeki son Kürt Osmanlı Padişahı, Konstantinopolis’e çağrıldı. Bunun üzerine Musul, Müslüman ve Müslüman olmayan kesimler olarak ikiye bölündü.
[....]Bu kez Giritli olan Muhammed Paşa, Sincar’lı Êzdî Kürtleri, vergilerini geciktirdiler diye katletti. Katliam korkunçtu. Yüzlerce Êzdî öldürüldüler. Bir kısmı da şehre getirildiler. Onların, hem kulakları kesildi, hem de şehrin kapılarına çivilendiler. Bu şiddet ve baskı Müslüman olmayan Hıristiyan, Yahudi ve Êzdî’ler arasında hiç bir farkı gözetmiyordu. Bunlar aynı sürünün koyunlarıydılar.
Giritli Muhamet Paşa kendi tahsildarlarına geleneksel emirler veriyordu. “Git, tahrip ve talan et.” Ajanları da verilen emirleri sadakatle yerine getiriyorlardı. Böylece Bab-ı Ali nezdinde aşiretlerin şikayetlerine rağmen prestijli bir kişi olarak kalıyordu.
[....] Muhamet Paşa, Êzdî katliamlarını bitiremedi. Çünkü Sincar bölgesinde onları yenemedi. Kendisine tabi kılamadı. Bu kez Rewanduz Kürtlerinin beyi, bu katliamları yapan paşaların pratiklerini aşmak, daha fazlasını yapabilmek için, yeni katliamları, yeni baskıları hazırlıyordu.
[....]Bedirxan Bey, Bohtan kürdlerinin bağımsız şefiydi. Habur ve Dicle ırmakları arasına yerleşik olan bu bölgeden Bab-ı Ali’ye her yıl 25.000 altın ödüyordu. Kürdistan’da büyük etkisi olan bir aileye mensuptu.
[....] Êzdî topluluklar, diğer mezheplerle birlikte, özellikle Nesturi’lerle, Şêxan bölgesin de terk edilmişler, dağılmışlardı. Bedirxan Bey, Êzdî’lere ve Nesturi’lere karşı baskılara devam etti.
[....] Tixma’da, Êzdî’lere ve Nesturi’lere karşı savaş ilan edilmişti. Savaş başlamak üzereydi. Ramazan orucu nedeniyle de ertelenmişti. Bu arada ingiliz Layard, Kuzey Musul’a bir ziyaret yapmak üzereydi. O, Behdînan bölgesinden geçerken, daha önceki Kürd saldırı, işgali sırasında Lizan ve Asheetha köylerinin Kürtler tarafından korkunç bir şekilde tahrip edildiklerini gördü.
Layard üst bölgelere çıkmak istiyordu. Tixma bölgesi sıra dağlarına çıkmaya karar verdi. Yol oldukça korkuluydu. Kurumamış sel yatağını, keçiler ve ayılar zor gezebiliyorlardı. O, kendisini karşılamaya giden bir Kürd gurubunu gördü. Başlarında Hekkari bölgesi Kürt valisi Nurullah Bey vardı.
Nurullah Bey’in, yaptığı korkunçluklar meşhurdu. Nurullah Bey, 1837’de, Erzîrom’dan yola çıkan, Van gölünden geçip, Van bölgesin de taşlar üzerinde yazılmış olan yazıları tespit eden Schultz’u öldürtmüştü. O, Schultz’un maddenleri keşfedip, türklere bildirmekle görevli olduğunu, görevlendirildiğini, bundan dolayı da kendisini öldürttüğünü açıklıyor.
Schultz, arkeologdur. Van’a geliyor. Orada bir vadide üstünde Akkirpi yazılı büyük bir taş yazıtı buluyor. Taş gizemli olarak bir mağaranın kapısındadır. Mitolojiye göre, o magara, devlerin yaşadıkları büyük şehrin giriş kapısıdır. Orada ancak cehenemlik devler ve ruhlar yaşar. Onlara ulaşmak için kapıyı açmak gerekir. Kapıyı açmak içinde, bu esrarengiz yazıları çözmek lazım. Ülkedeki Hıristiyanların anlatımlarına göre St-Jean bayramının yedinci gününü beklemek gerekir. O gün kapı kendi kendisine açılır. Öten bir horozun sesi dinlenilir. O zaman tehlike aşılır. Eğer horoz ötmezse, o zaman her şey kaybedilir.
Schultz’un bu konuyu ele aldığı yazısı “Journal Asiatique d’avril, mai, juin 1840” da yayınlanır.
[....]Amerikalı misyoner Dr. Grant, 1842 yazında, Nurullah Bey’in denetiminde olan Berwarî alanın da, önemli köylerden olan Asheetha’da, bir okul kurmak istiyordu. Bu okulu kurmak için yetki almak gerekiyordu. Yetki alındı. Dr. Grant, bölge de kalıp, yapım çalışmalarını gözlüyordu. Yapım yavaş ilerliyordu. Dr. Grant, Tîyarî alanındayken, yanında Amedîye keşişi Yoseph Mutran ve bir başka din adamıyla birlikteydi. Orada Mar Shimoun’un, uzun bir konferansı vardı. Konferansın konusu Nesturileri, Amerikan misyonerlerinden ayırmak ve onları Katolikliği kabul etmeye yönlendirmekti.
Dr. Grant’ın kurduğu inşaat, 250 odayı oluşturan ve oraya Nesturilerin sığınmalarını sağlayan bir yer oluyordu. Bunun için Bab-ı Ali’ye haber verildi. Bab-ı Ali bu çalışmaların durdurulmasını buyurdu. Bunun üzerine Bedirxan ve yanın da eski Amedîye valisi İsmail Paşa olmak üzere Berwarî sınırlarına doğru yürüyordu. Bütün kürtlerin kendisine katılmalarını ve bu ara Mar Shimoun’a da bir mesaj göndererek, Mar Shimoun’un da kendisine katılmasını istedi.
Nesturilerin patriki olan Mar Shimoun, Bedirxan Bey’in emrine boyun eğdi, ama Osmanlı Padişahı Muhamed Paşa’ya da haber verdi. Bu girişim, kürdleri şikayet etmekti.
[....]Bunun üzerine kürtler, Amerikalılar tarafından kurulmuş olan inşaatı elegeçirdiler ve onu bir şatoya dönüştürdüler. Zînêr Bey, şatoyu 400 kürdle işgal ediyordu. O, Tîyarî’de büyük korkunçluklar yapıyordu. Nesturiler, bu korkunçluğa belli bir süre tahammül ettiler.
Nesturiler, büyük Zap’ın batısındaki Kürd aşiretlerinin yardımıyla Ekim 1842’de, oradaki garnizona saldırıp, 30 askeri öldürdüler. Burayı 6 gün ellerinde tuttular. Kürdler, orayı boşaltmaya giderlerken, Bedirxan Bey tarafından gönderilen 200 süvariyle birlikte Nesturileri, kadın, çocuk, erkek gözetmeksizin katlettiler.
[....]Konstantinopolis’e haber gönderildi.
Konstantinopolis’den, bölgedeki Osmanlı Paşa’sı Muhammed’e emirler verildi. Muhammed Paşa emirleri yerine getirmeye başladı. 45 Nasturi esiri, İngiltere Başkonsolosluk yardımcısına teslim etti. Ayrıca Cîzre’de yüze yakın Nasturi esir vardır. Bedirxan Bey, Muhammed Paşa’ya; “Bunlar din değiştirmedikçe, İslam’ı kabul etmedikçe, kendilerini hiç kimseye teslim etmem.”cevabını verdi.”(1)
Bedirxan Bey Osmanlı ya bağlıdır. Osmanlının istemlerini yerine getirir. Farklı inançlara sahip olan insanlara kendi toprakları üzerinde yaşama hakkı tanımaz. Onları din değiştirmeye zorlar. Özgürlüklere karşıdır. İslam olmak istemeyenlerin bütün ürettimlerine, ürünlerine vergi adı altında el kor. Osmanlıyı beslemek için yerel insanları “ya ölüm, ya aç kalmayı yeğleyerek istenilen tüm vergileri verme” seçenekleriyle başbaşa bırakır. Bu Kürt Mîr’i, Bedirxan Bey’ki Osmanlının istediği yıllık vergileri vermek için bölge insanını fazlasıyla zorlar, zulüm uygular, adaletin kriterlerini bilmez, insanları yargılar, kendiside osmanlı tarafından yargılanır. Osmanlı’ya yenilip, 200 askeriyle birlikte Yunan adasına sürülür. Özgürlük karşıtı bu şahsiyet kendi özgürlüğünü de savunamayacak duruma düşer.
Kendisi Kürdistan’da hizmet sunduğu Osmanlı imparatorluğu’nun adadaki esiridir. Osmanlı egemenligini kabul etmeyen Yunanlıların osmanlıya karşı ayaklanmalarını bastırır. Bu gelişme sonucu saray tarafından kendisine Konstantinopolis’de gözetim altında yaşama hakkı verilir. Kendisi tutsaktır. Osmanlı sömürgeciliğini kabul etmeyen Helen halkına yaklaşımı ruhi durumunu ele verir. Osmanlı- Kürd beyi ilişkilerini yeterince açıklar.
Joachim Menant’dan yaptığım alıntılar, ayrıca Bedirxan Bey’in sürgün sürecindeki pratiği, Osmanlının ta baştan beri kullandığı Müslüman-Kürt aşiretlerine yönelik imparatorluk politikasının bir sonucudur. Osmanlı diğer halklardan devşirdiği paşa ve askerlere kırım yaptırdığı gibi bu konuda Kürd beylerini de kullanıyor.Giritli Muhammed Paşa’nın Kürdistan’da görevlendirilip, halklara zulüm uygulaması, Bedirxan Bey’in esirken Helen halkına karşı Osmanlıyı savunması beyinlerin işgal edilişini, bedenlerin esir alınışını açıklamaya yetiyor. Osmanlıya kadro yapılan, devşirilen bağımsız davranamıyor.
Osmanlı da sömürgeleri yönetme politikası; aynı bölgelerde yaşayan komşu halkları, farklı ırklardan, dinlerden aşiretleri, osmanlının özel olarak görevlendirilmiş ajanları aracılığıyla birbirleriyle kavgalı hale getirtme, birbirleriyle uğraştırma, çarpıştırtma, güçten düşürme, sürme ve rahatlıkla denetim altında tutmadır. Kürdler, sosyolojik yapılarından, kültürel durumlarından dolayı Osmanlının sömürgeleri yönetme politikalarına alet olmuşlardır. Sadece osmanlıya karşı çıkışı ele alınan Bedirxan Bey’i farklı olanlara yaklaşımlarıyla görmek gerekiyor.
Bedirxan Bey’in torunlarından Emir Kamuran Bedirxan Bey; 7-10 Aralık 1946’da, Thomas Bois’la görüşür. Paris Kürt Enstitüsü tarafından, Şubat 2000’de yayınlanan anılarında; “Ben Bedirxan Bey’in torunuyum. Başkenti Cizre-İbn-Amar olan Bohtan suyu ile Dicle arasındaki Bohtan bölgesine hükmeden bir ailenin çocuğuyum. Dedem 1821’de, Bohtan Prensi olarak ilan edildi. Onun tutkusu Kürdistan’ın bütün farklı parçalarını birleştirmek ve bağımsız bir Kürdistan yaratmaktı. Dedem bütün hayatı boyunca verdiği mücadelelerle bu amaca ulaşmak için karakterize edilir. Ama 1847’de, Osmanlı ordusu tarafından mağlup edilir. Ondan sonra Candie’ye sürgün edildi. Oradan sonra 1868’de Şam’da öldü. Büyük dedemin 14 eşi ve 90 çocuğu vardı. Ölürken 42 çocuğu halen yaşıyorlardı. Bunların 21’i kız, 21’i erkekti.”(2)
Kürt prensi, dedesinin Êzdî kürtleri ve Nesturileri kıyıma uğrattığını anlatmaz. Yapılanları bilmemesi mümkün değil. Dedesinin, 200 askeriyle birlikte Osmanlı tutsağı iken Yunan halkının ulusal kurtuluş hareketini nasıl, hangi amaçla bastırdığını, bu bastırmadan dolayı Osmanlı padişahı tarafından af edilip, 1860’da Konstantinopolis’e çağrıldığını açıklamaz.
Osmanlı İmparatorluğu padişahı ve İslam Halife’si olan kişi emir verme yoluyla, Müslüman olmayan halkları katlettirir. Bu politikasında bazı Müslüman-Sunni Kürt aşiretlerinin kullanır. Bu aşiret liderlerinin işledikleri cinayetleri genelleştirip, suçları bir ulusa mal etmek doğru bir değerlendirme olmaz. Objektif bir bakış da değildir. Bu yaklaşım, soykırımların gerçekleşmelerini sağlayan imparatorluk politikasını ve bu politikanın yaratıcılarını, uygulayıcılarını, temsilcilerini gizleme ve aklama anlamına gelir.
Bugün farklı dini inançlardan olan Kürdlerin birbirlerini sevmeleri öldürülmelerine neden oluyorsa, bu eylemlerin geçmişten gelen güvensizlikten, sevgisizlikten, katliamlardan beslendiklerini iyi bilmek gerekiyor.
1- Les Yézidiz, Episodes de L’Histoire des Adorateurs du Diable, Editeur;Ernest Lerouz, 28, rue Bonaparte, 1892, Paris, s.47, 188, 164, 165, 167, 169, 172, 173, 174,175, 177, 183, 185
2- Etudes Kurdes-No;1, Fêvrier 2000, s.76
3-Storia Della Regione Del Kurdistan-Kürdistan Din Tarihi, Napoli, Dalla Stamperia de Fratelli Fernandes, Strada Tribunali, No ;287, 1818
Türkiye`nin Avrupa Birliğine girişi tartışmalarının yoğunlaştığı şu günlerde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleştirilen bir çok katliamdan sadece biri olan “K.Maraş Katliamını yeniden hatırlatıyor ve Türk faşistlerini lanetliyorum.
Diğerleri gibi bu katliamda da katliamı gerçekleştiren ve aktif yer alanlar cezasız bırakıldı,kimileri ise ödüllendirildi..Devletin ya da onu temsil eden çetelerin kontrgerillanın 1000 operasyonundan biri idi belki de.İktidar da yine “sol” değerleri temsil edenler vardı.Kelimelerle anlatılamayacak kadar vahşetle dolu bir katliamı izlediler yine.Ölen insan değil,insani yönümüzdü.
Gözle görülen bir gerçek var ki,devrimci mücadelelerin yükseldiği her dönemde devlet, sivil ve resmi güçlerin desteğinde, planladığı katliamları devreye sokar.Zincirin birer halkası seklinde ,1977 1 Mayıs katliamı ile başlayan ,16 Mart Katliamı ,Corum Katliamı ile devam eden katliam serisine, 23-24 Aralık 1978 tarihlerinde ,K.Maraş`da eklenir.
Hedef olarak seçilen yerlerin ortak özelliği ise yoğunlukla Alevi-Sünni ya da Kürt –Türk kesimlerinin bir arada yasadığı ve isçilerin-emekçilerin mücadelelerinin geliştiği yerler olması idi.Bu dönemde bu misyonu taşıyan ve benzer özellikler gösteren Kahramanmaraş, Türk, Kürt, Alevi ve Sünni kesimlerin iç içe yaşadığı bir yerdi.Devletin yaklaşımlarından dolayı gerilen ortamda, küçük bir kıvılcım çok rahat alevlenebilirdi.
17 Nisan 1978'de AP lif Malatya Belediye Başkanı Hafit Fendoğlu, Ankara'dan yollanan bir bombalı paketle torunu ve geliniyle birlikte öldürülür. Bunu bahane eden MHP'liler, Alevi Kürtlerin evlerine ve işyerlerine saldırarak 20 `ye yakın Kürt -Alevi kökenli insanımızı katlederler.
Bu eylemde kullanılan bombanın, MKE yapımı olduğu ve daha sonra Maraş'ta ülkücüler tarafından Çiçek Sineması'na atıldığı ayyuka çıkan bombanın bir benzeri olduğu anlaşılır. Bu nedenle gözaltına alınanlardan Yusuf İlhan ve Ökkeş KENGER’İN ayrı ayrı alınan ifadelerinde, sinemaya atılan dinamiti Ökkeş KENGER’in tedarik ettiği tespit edilir.
“Kahramanmaraş’ta olan bir savaş değildir. İç savaşın silahlı iki tarafı olur. Kahramanmaraş’ta olan bir katliamdır. Bunun adına anarşi denmez. Sağ-sol çatışması da denmez. Bu, Alevi-Sünni çatışması da değildir. Bunlar içinde aransa bile bu plânlı ve örgütlü bir faşist saldırıdır. Çevre illerden Maraş’a getirilen katil çetelerine belli hedefler gösterilerek, her şeyi hesaplanan bir plânla yürürlüğe konan bir faşist eylemdir. Kin ekip, kan çiçeği büyütenlerin, direnme hakkından söz edip ‘Milli direnme hakkı doğmuştur’ diye bildiri yayınlayanların eseridir. Maraş katliamı ‘Müslüman Türkiye-Milliyetçi Türkiye, Allah için Cihad başına’ sloganlarıyla kadın demeden, çocuk demeden vuranlar karşısında ‘Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz’ diyenlerden destek görenlerin eseridir...”
19 Aralık 1978 ve onu izleyen günlerde Maraş‘ta insanlığı utandıran dehşet çığlıkları yükseldi. Alevilere ait ev ve işyerleri kundaklandı, insanlar diri diri yakılıp kurşuna dizildi. Güvenlik güçleri, katliama seyirci kaldı..
Öncelikle konuyu açan Alevikürt arkadaşımıza teşekkür ediyorum bu tarz konular daha önce benzerleri açılmış olsa bile kavrama noktasında veya anlatma noktasında bazı sıkıntılar yaşanmış olabilir şimdi bizler bir adım daha öne gitmeliyiz bu topikte yani daha anlaşılır ve kopyalama olmadan.Birinci ağızdan dinlediğim yani ailemin yaşamış olduğu Dersim katliamını paylaşmak istiyorum.
O zaman henüz 10 yaşında olan nenem her çocuk gibi oyun çağında fakat çevresinde anlam veremediği hareketlilikler oluyormuş.Çok uzun olduğu için önemli bulduğum yerleri sıralamak istiyorum.Baskılara dayanamayan halk kaymakamın kapısının önünde toplanıyor.Ve kapıya kaymakamın eşi çıkıyor sabahlığıyla.İnsanlar durumu anlatıyor zor durumda olduklarını ve kadın çocuk demeden bir çok kişinin katledildiğini söylüyorlar.
Kaymakamın hanımıda çok etkileniyor insanların durumu içler acısı ve eşine diyorki eğerki burada toplanan insanlardan birinin canına bir zarar gelirse seni boşayacağım diyor.Aradan kısa bir süre geçer ve bir yerden bir kağıt gelir nenemin demesine göre kaymakama.Kaymakamada nereden kağıt geleceği bellidir kağıtta sürgün kararı vardır.İnsanları ayırıp her birini başta ege bölgesi olmak üzere çeşitli yerlere sürerler.
Tabiki dilini bilmediğin başka bir yere gidecek olmak toprağından kopmak o yaştaki bir çocuk için çok zordur.Ama çare yok ya ölecekler ya sürgüne gidecekler.Yolculuk Erzurumda bir kara trende başlar hayvanların konulduğu penceresiz tuvaletsiz vagonlara bindirirler.(bu arada vagon meselesi yahudilerin toplama kamplarına götürülüşleriyle birebir aynıdır aynı tip havasız vagonlara bi sürü insanı tıkarlar)Uzun bir ylculuk hiç mola vermeden nasıl geçer insanlar tuvalet ihtiyaçları için trende delik açarlar ve çarşaf gererler .
Uzun süren yolculuk sonunda dilini bile bilmedikleri o zalım gurbete varırlar.Doğu insanı hayvansal gıda tüketmeye alışkın tereyağı et türü yerler.Ege de ise ot ve zeytinğı ağırlıklı yemekler kokar yemek yiyemezler alışkın değillerdir çünkü.Günlerce yarı aç yaşarlar.Bu arada muhacir olarak gittikleri yörenin insanlarıda pek dostça yaklaşmamıştır.Su çekilen kuyulara yılan atılmaya ve kızların önleri kesilmeye başlanmıştır.Orada yaşam iyice eziyete dönüşmüştür.
Aynı ailenin fertleri başka şehirlere sürülmüştür.Yıllar içinde ancak bir kaç akrabaya ulaşabilmişler.Gittikleri yerde çoğuda asimile olmuşlar.Ne kadar acı birşey ben yazarken kötü oluyorum.Sürgüne gitmeden önce bir çok Dersimli kap kacak değerli taşınmayan eşyalarını bir gün vatanımıza döneriz diye toprak altına gömmüşler.Şuanda Dersimde siyanürle(zehirli gaz)aranmakta.Yani o zamandan kalanlar.Bulanlar hakkı olmayanı yiyecekler belki ama Yüce Allahımdan dilerimki bir lokması boğazlarından geçmesin.Çünkü hiç bir şekilde halka faydası olmayacak bırakın Dersimi başka şehirdeki bir yetime fakire bile faydası olmayacak o yüzden yemesi nasip olmasın diyorum.
Sonuç olarak o zaman yapılanlar büük oranda amacına ulaştı.Çünkü şuan Dersim Nüfusu en az olan il.Son olarakta şunu söylemek istiyorum klasik bir slogan ama içimden tamda böyle geçiyor.Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek.
selamlar..
benim anlatacagimda dersim katliamindan...rozerinin yazisina cok benziyor, sonucta yasanilanlar ayni.....
bizim büyükler söyle anlatmis akillarinda kalan durumlari:
katliamda bizler/ dedeler seyh hasanlilar dersim/pülümürden zorlan sürgün edildik, önce yeni kanunlara karsi geldik,sonra onlar bizlere siddet yürütmeye devam ettiler, af edersiniz ama hayvanlar gibi trenlere yerlestirdiler attilar bizi, bayburta bizi götürdüler orda yobazlar altinda cok zorlandik, bizi sunnilestirmeye kalktilar, bizde erzincana gittik ordan, (Benim amcalarim!!!)hüseyin,ben ve ali, ailelerimiz de yanimizda, diger akrablarimiz her yere dagildi,karsiki köydeki ler sunniler bize yillarca onlarin köyünde gecen suyu ihmal ettiler,eziyetlerin devamini orda yasadik,yurdumdan edildim ve bidaha yurdum olmadi, öylece ölecegim,munzur hasretinlen....ikinci sürgünden sonra avrupaya yerlestik...
saygilar
özcan gülüm 29.05.2008, 23:50 katliamlar diyence benim aklıma çorum,sivas ve dersim katliamı gelir
dersim katliamında binlerce kişi öldürüldü işkenceye uğradı sürgün edildi
katliamları unutma unutturma
AnGeNehM 29.05.2008, 23:53 Gazi katliamı tabiki,es geçilecek gibi değil.Lütfen
Yüreğinize sağlık Canan1 ve rozerin62 Bacılarım. Dersim katliamını sizlerden okumak tabiiki en güvenilir kaynaktır.
Ben maraş katliamıyla ilgili Olayları bizzat yaşayan bazı mağdurların vahşete dair hatırladıkları söylemlerinin kaynaklarına baş vuracagım:
Görgü tanıklarının isimlerini deyil,sonlara doğru sadece kaynak belirteceyim.
Görgü tanıkları
*karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen 80 yasındaki yaşlı Cennet Çimen’in evine gittiler. Bu kadını, ‘Gel nene, gel nene’ diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan Cuma Yalçın ile Nuri Boğa tornavida ile onun gözlerini oydular, sonra silah sıkarak öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler.. „
*mağdur Kemal Yıldız'ı bir tepeye çıkarttılar. İşin zevkine varmak ve nişancı olduklarını göstermek için önce bıraktılar,biraz uzaklaşınca arkasından ateş ettiler..“
*müfettiş Süleyman Metin'i öldürenler, karısının ve çocuklarının cezetin üzerine atılıp ağlamalarına el çırparak, kahkahalar atıyorlardı.."
* ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makineli tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kolları kesildi, kafaları ezildi. Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Kocasının yanında yaptılar. Kocası dedi ‘Allah’tan korkun’. Kocasını çektiler öldürdüler. Ardından kadını öldürdüler. 20 yaşında bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe’de Kaşanlı (...)ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail’e de baltayla vurup beynini parçaladılar...”
*öğleden sonra yeniden geldiler. Benzin şişeleri vardı ellerinde,evlerimize saldırdılar, gazlı bezleri ateşleyerek içeri attılar. Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı...”
*Gazipaşa semtinde, iki kişi saldırganların elinden kurtularak, yakınında bulunan askeri birliğe sığınmış. Saldırganlar, bu iki kişiyi, askerlerin elinden alarak kurşuna dizdiler. Sağlık ocağında görevli iki yaralıyı da zorla dışarı çıkararak kurşuna dizdiler. Devlet Hastanesinin yolunu ve etrafını çeviren saldırganlar, hastaneye getirilen yaralılara silahla ateş ediyor,öldürüyorlardı. Yaralıları hastaneye taşıyan cankurtaranın şoförünü de silahla öldürdüler.Yüzleri maskeli bir grup, yurttaşların korkudan sığındıkları bir apartmanı yaylım ateşine tutarak bazılarını yaraladılar...”
*babam kanlar içinde yerde yatıyordu. Saldırganlar, küçük kız kardeşim Hürriyet’in, babama sarılarak ağlamasıyla alay ederek gülüşüyorlardı. Sonra evin her tarafına gaz, benzin dökerek ateşe verdiler. Odalar ve salon alev alev yanıyordu. Babamın cesedini yanmaması için dışarı çıkarmaya çalışıyorduk. Saldırganlar ise ‘Bırakın kafir yansın’ diye bağırıyorlardı. Sonra cesedi ateşe doğru çektiler. Bizi de sopayla dövmeye başladılar...
*kocamı, gözlerimin önünde işkence ederek öldürdüler. Öldürülürken kocama sarıldım, üstüm başım hep kan oldu...”
KAYNAKLAR
1)Besim ATALAY, Maraş Tarihi, Dizerkonca Mat.,
2) Kahramanmaraş Davası Gerekçeli Kararı (Gerekçeli Karar), (1980/92, Karar: 1980 / 520)
3) Muzaffer İlhan ERDOST, Faşizm v e Türkiye,
4) Yenigündem Dergisi, Sayı 38, 23-29 Kasım 1986
5) Gerekçeli Karar
6)Milliyet, 25.12.1978;
7)Cumhuriyet, 26.12.1978
8)O. Tayfun MATER, 12 Eylül Öncesi-Sonrası
tosunoglu 30.05.2008, 00:36 Konusulacak tek kelime birakmadinizki... lanet olsun fasistlere lanet olsun bu duzene ve duzenin yardakcilarina halkin intikami çokkk ama çookkkk aci olacak... bunuda herkes kafasina islesin. Hiç bir katliam karsiliksiz kalmaz ...
Serhatlı 30.05.2008, 02:04 Resmi Kurt Tarihciligine Reddiye
Sunnu kurt beylerinin genelde turk-osmanli devletiyle isbirligi yapip baska dini azinliklarin katliamlarina katildiklari ve bunu araliksiz yuzyillar boyu yaptiklari tarihi bir realitedir, resmi kurt tarihi en azindan resmi turk tarihi kadar bu hususta inkarcidir ve turk resmi tarihinin kopyasi ve tekraridir.
resmi kurt tarihinin temel kitabi olan Serefname aslinda sunni kurtlerin osmanli devletinin yedeginde “kizilbaslara” yani Dersimlilere saldirilmasindan baska bir sey degildir.
Kocgirili Arastirmaci Evin Cicek meseleye bir baske yonden bakmakta ve kurt tarihcilerin her acidan Kurtlerin “babasi”olarak gordukleri Bedirxan Beylerinin Yezidi ve hiristiyanlarin ustunde gelistirdigi katliami goz onune sermekte
Evîn Çîçek
Kürt Bedirxan Bey ve Kürdistan da farklı dini inançlara uygulanan kırımlar.
“Bedirxan Bey, 1832’de, savunmasız 120.000 Kürd-Êzdî’yi katletmiştir.”
Kürtlerin soykırıma uğratılmalarının tarihsel süreclerinin doğru değerlendirilebilinmesi için, o dönemlerin devlet politikalarının, Osmanl-Kürt ilişkileri tarihinin derinlemesine incelenmesi gerekir. Biz kürtler açısından bu gereklilik iki nedenden ötürü zorunludur; birincisi ; 1514’de Müslüman-Sunni Kürt aşiretlerinin, Yavuz Sultan Selim’le kurdukları ittifak sonucu öldürülen 700.000 Kürt-Zerdüşt-Kızılbaş’ın neden, niçin ve hangi amaçlarla katledildikleri ortaya konulmalı. Amaçlar, nedenler objektif olarak ortaya konmadıkları sürece, bu başlangıcı takip eden daha sonraki süreçler ve Kürt tarihi analiz edilemeyecektir.
Osmanlı yönetim taktiği kavranmadan, 1832’den, 1846’ya kadar, 150.000 Kürt-Êzdîyi, Kürt-Hristiyanı, Hristiyan inancına sahip olan bölgedeki insanları katleden Cîzîra Bohtan beyi Bedirxan Bey’in sahip olduğu dünya görüşü, kendi ırkına ve diğer ırklara, kendi dini inancına ve diğer dini inançlara yaklaşımı anlaşılamaz. Objektif olarak değerlendirilemez. Gerekli sonuçlar çıkarılamaz.
Joachim Menant, Cîzîra Bohtan Beyleri olan Bedirxan’ların egemenlikleri altındaki alanlar da, Êzdî dini inancına mensup Kürtlerin 1840’taki sayılarının 200.000 olduğunu vurguluyor. 1890’a gelindiğinde ise sayının 50.000’e indirildiğini açıklıyor. 50 yıl içinde doğumlar dahil nüfus oranının 200.000 in çok üstünde olması gerekirken, sayının 50.000’e inmesi Bedirxan Bey’in Kürd nüfusunu yok etme pratiğinin kanlı bir sonucudur. Bu yok etmede hedef olarak sömürgeciyle ilişkileri iyi bir tarzda yürütme amaçlandığı gibi, farklıya yaşama hakkı tanınmama anlayışı da damgasını vurmaktadır.
Joachim Menant, Müslüman olmayan Nasturilerin güç kullanılarak din değiştirmeye zorlandıklarını belirtiyor. Kürd yurtseverleri olarak Kürdistanlılara anlatılan, tanıtılan Bedirxanların, farklı inanca sahip olanları yok etme eylemlerini, bu eylemlerin sonuçlarını genişçe ele alıp, anlatıyor. Tîyar , gelîyê Tîyar (Tîyar vadisi) Colemerg-Hekkari’nin güneyi Zap bölgesidir.
“ 1832’de, Bedirxan Bey, savunmasız 120.000 Êzdî’yi katletmiştir.
[....] Uzun zamanlardan beri eyalet valileri baskıları sürdürüyorlardı. Bu baskılar sonucu pek çok erkek ve kadın boğazlandı. Çocuklar, ailelerinden koparılıp, alındılar. Bu çocuklar, Müslüman okullarında İslam’ı kabul etmeleri için eğitildiler. Genç kızlar ise köle gibi satıldılar. Bunun içindir ki, sürekli olarak Osmanlı haremlerinde güzel Kürd-Êzdî kızlarına rastlanır.
[....] Êzdî’ler bu baskılara maruz kalırlarken, Yahudiler ve Hıristiyanlar da paylarını aldılar.
Nesturiler; Kürdistan toplumunun önemli bir kısmını oluşturuyorlar.
[....] Musul, bir asırdan beri bağımsız Kürt paşaları tarafından yönetildiği için bu paşalar, bu dinen farklı olan kesimlerden zorla, acımasız bir şekilde vergi topluyorlardı. Topladıkları bu vergileri de Osmanlıya, Bab-ı Ali’ye veriyorlardı. Bundan dolayı pek çok isyan çıktı. Paşaların bir kısmı öldürüldüler.
Çıkan isyanlar sonucu bölgedeki son Kürt Osmanlı Padişahı, Konstantinopolis’e çağrıldı. Bunun üzerine Musul, Müslüman ve Müslüman olmayan kesimler olarak ikiye bölündü.
[....]Bu kez Giritli olan Muhammed Paşa, Sincar’lı Êzdî Kürtleri, vergilerini geciktirdiler diye katletti. Katliam korkunçtu. Yüzlerce Êzdî öldürüldüler. Bir kısmı da şehre getirildiler. Onların, hem kulakları kesildi, hem de şehrin kapılarına çivilendiler. Bu şiddet ve baskı Müslüman olmayan Hıristiyan, Yahudi ve Êzdî’ler arasında hiç bir farkı gözetmiyordu. Bunlar aynı sürünün koyunlarıydılar.
Giritli Muhamet Paşa kendi tahsildarlarına geleneksel emirler veriyordu. “Git, tahrip ve talan et.” Ajanları da verilen emirleri sadakatle yerine getiriyorlardı. Böylece Bab-ı Ali nezdinde aşiretlerin şikayetlerine rağmen prestijli bir kişi olarak kalıyordu.
[....] Muhamet Paşa, Êzdî katliamlarını bitiremedi. Çünkü Sincar bölgesinde onları yenemedi. Kendisine tabi kılamadı. Bu kez Rewanduz Kürtlerinin beyi, bu katliamları yapan paşaların pratiklerini aşmak, daha fazlasını yapabilmek için, yeni katliamları, yeni baskıları hazırlıyordu.
[....]Bedirxan Bey, Bohtan kürdlerinin bağımsız şefiydi. Habur ve Dicle ırmakları arasına yerleşik olan bu bölgeden Bab-ı Ali’ye her yıl 25.000 altın ödüyordu. Kürdistan’da büyük etkisi olan bir aileye mensuptu.
[....] Êzdî topluluklar, diğer mezheplerle birlikte, özellikle Nesturi’lerle, Şêxan bölgesin de terk edilmişler, dağılmışlardı. Bedirxan Bey, Êzdî’lere ve Nesturi’lere karşı baskılara devam etti.
[....] Tixma’da, Êzdî’lere ve Nesturi’lere karşı savaş ilan edilmişti. Savaş başlamak üzereydi. Ramazan orucu nedeniyle de ertelenmişti. Bu arada ingiliz Layard, Kuzey Musul’a bir ziyaret yapmak üzereydi. O, Behdînan bölgesinden geçerken, daha önceki Kürd saldırı, işgali sırasında Lizan ve Asheetha köylerinin Kürtler tarafından korkunç bir şekilde tahrip edildiklerini gördü.
Layard üst bölgelere çıkmak istiyordu. Tixma bölgesi sıra dağlarına çıkmaya karar verdi. Yol oldukça korkuluydu. Kurumamış sel yatağını, keçiler ve ayılar zor gezebiliyorlardı. O, kendisini karşılamaya giden bir Kürd gurubunu gördü. Başlarında Hekkari bölgesi Kürt valisi Nurullah Bey vardı.
Nurullah Bey’in, yaptığı korkunçluklar meşhurdu. Nurullah Bey, 1837’de, Erzîrom’dan yola çıkan, Van gölünden geçip, Van bölgesin de taşlar üzerinde yazılmış olan yazıları tespit eden Schultz’u öldürtmüştü. O, Schultz’un maddenleri keşfedip, türklere bildirmekle görevli olduğunu, görevlendirildiğini, bundan dolayı da kendisini öldürttüğünü açıklıyor.
Schultz, arkeologdur. Van’a geliyor. Orada bir vadide üstünde Akkirpi yazılı büyük bir taş yazıtı buluyor. Taş gizemli olarak bir mağaranın kapısındadır. Mitolojiye göre, o magara, devlerin yaşadıkları büyük şehrin giriş kapısıdır. Orada ancak cehenemlik devler ve ruhlar yaşar. Onlara ulaşmak için kapıyı açmak gerekir. Kapıyı açmak içinde, bu esrarengiz yazıları çözmek lazım. Ülkedeki Hıristiyanların anlatımlarına göre St-Jean bayramının yedinci gününü beklemek gerekir. O gün kapı kendi kendisine açılır. Öten bir horozun sesi dinlenilir. O zaman tehlike aşılır. Eğer horoz ötmezse, o zaman her şey kaybedilir.
Schultz’un bu konuyu ele aldığı yazısı “Journal Asiatique d’avril, mai, juin 1840” da yayınlanır.
[....]Amerikalı misyoner Dr. Grant, 1842 yazında, Nurullah Bey’in denetiminde olan Berwarî alanın da, önemli köylerden olan Asheetha’da, bir okul kurmak istiyordu. Bu okulu kurmak için yetki almak gerekiyordu. Yetki alındı. Dr. Grant, bölge de kalıp, yapım çalışmalarını gözlüyordu. Yapım yavaş ilerliyordu. Dr. Grant, Tîyarî alanındayken, yanında Amedîye keşişi Yoseph Mutran ve bir başka din adamıyla birlikteydi. Orada Mar Shimoun’un, uzun bir konferansı vardı. Konferansın konusu Nesturileri, Amerikan misyonerlerinden ayırmak ve onları Katolikliği kabul etmeye yönlendirmekti.
Dr. Grant’ın kurduğu inşaat, 250 odayı oluşturan ve oraya Nesturilerin sığınmalarını sağlayan bir yer oluyordu. Bunun için Bab-ı Ali’ye haber verildi. Bab-ı Ali bu çalışmaların durdurulmasını buyurdu. Bunun üzerine Bedirxan ve yanın da eski Amedîye valisi İsmail Paşa olmak üzere Berwarî sınırlarına doğru yürüyordu. Bütün kürtlerin kendisine katılmalarını ve bu ara Mar Shimoun’a da bir mesaj göndererek, Mar Shimoun’un da kendisine katılmasını istedi.
Nesturilerin patriki olan Mar Shimoun, Bedirxan Bey’in emrine boyun eğdi, ama Osmanlı Padişahı Muhamed Paşa’ya da haber verdi. Bu girişim, kürdleri şikayet etmekti.
[....]Bunun üzerine kürtler, Amerikalılar tarafından kurulmuş olan inşaatı elegeçirdiler ve onu bir şatoya dönüştürdüler. Zînêr Bey, şatoyu 400 kürdle işgal ediyordu. O, Tîyarî’de büyük korkunçluklar yapıyordu. Nesturiler, bu korkunçluğa belli bir süre tahammül ettiler.
Nesturiler, büyük Zap’ın batısındaki Kürd aşiretlerinin yardımıyla Ekim 1842’de, oradaki garnizona saldırıp, 30 askeri öldürdüler. Burayı 6 gün ellerinde tuttular. Kürdler, orayı boşaltmaya giderlerken, Bedirxan Bey tarafından gönderilen 200 süvariyle birlikte Nesturileri, kadın, çocuk, erkek gözetmeksizin katlettiler.
[....]Konstantinopolis’e haber gönderildi.
Konstantinopolis’den, bölgedeki Osmanlı Paşa’sı Muhammed’e emirler verildi. Muhammed Paşa emirleri yerine getirmeye başladı. 45 Nasturi esiri, İngiltere Başkonsolosluk yardımcısına teslim etti. Ayrıca Cîzre’de yüze yakın Nasturi esir vardır. Bedirxan Bey, Muhammed Paşa’ya; “Bunlar din değiştirmedikçe, İslam’ı kabul etmedikçe, kendilerini hiç kimseye teslim etmem.”cevabını verdi.”(1)
Bedirxan Bey Osmanlı ya bağlıdır. Osmanlının istemlerini yerine getirir. Farklı inançlara sahip olan insanlara kendi toprakları üzerinde yaşama hakkı tanımaz. Onları din değiştirmeye zorlar. Özgürlüklere karşıdır. İslam olmak istemeyenlerin bütün ürettimlerine, ürünlerine vergi adı altında el kor. Osmanlıyı beslemek için yerel insanları “ya ölüm, ya aç kalmayı yeğleyerek istenilen tüm vergileri verme” seçenekleriyle başbaşa bırakır. Bu Kürt Mîr’i, Bedirxan Bey’ki Osmanlının istediği yıllık vergileri vermek için bölge insanını fazlasıyla zorlar, zulüm uygular, adaletin kriterlerini bilmez, insanları yargılar, kendiside osmanlı tarafından yargılanır. Osmanlı’ya yenilip, 200 askeriyle birlikte Yunan adasına sürülür. Özgürlük karşıtı bu şahsiyet kendi özgürlüğünü de savunamayacak duruma düşer.
Kendisi Kürdistan’da hizmet sunduğu Osmanlı imparatorluğu’nun adadaki esiridir. Osmanlı egemenligini kabul etmeyen Yunanlıların osmanlıya karşı ayaklanmalarını bastırır. Bu gelişme sonucu saray tarafından kendisine Konstantinopolis’de gözetim altında yaşama hakkı verilir. Kendisi tutsaktır. Osmanlı sömürgeciliğini kabul etmeyen Helen halkına yaklaşımı ruhi durumunu ele verir. Osmanlı- Kürd beyi ilişkilerini yeterince açıklar.
Joachim Menant’dan yaptığım alıntılar, ayrıca Bedirxan Bey’in sürgün sürecindeki pratiği, Osmanlının ta baştan beri kullandığı Müslüman-Kürt aşiretlerine yönelik imparatorluk politikasının bir sonucudur. Osmanlı diğer halklardan devşirdiği paşa ve askerlere kırım yaptırdığı gibi bu konuda Kürd beylerini de kullanıyor.Giritli Muhammed Paşa’nın Kürdistan’da görevlendirilip, halklara zulüm uygulaması, Bedirxan Bey’in esirken Helen halkına karşı Osmanlıyı savunması beyinlerin işgal edilişini, bedenlerin esir alınışını açıklamaya yetiyor. Osmanlıya kadro yapılan, devşirilen bağımsız davranamıyor.
Osmanlı da sömürgeleri yönetme politikası; aynı bölgelerde yaşayan komşu halkları, farklı ırklardan, dinlerden aşiretleri, osmanlının özel olarak görevlendirilmiş ajanları aracılığıyla birbirleriyle kavgalı hale getirtme, birbirleriyle uğraştırma, çarpıştırtma, güçten düşürme, sürme ve rahatlıkla denetim altında tutmadır. Kürdler, sosyolojik yapılarından, kültürel durumlarından dolayı Osmanlının sömürgeleri yönetme politikalarına alet olmuşlardır. Sadece osmanlıya karşı çıkışı ele alınan Bedirxan Bey’i farklı olanlara yaklaşımlarıyla görmek gerekiyor.
Bedirxan Bey’in torunlarından Emir Kamuran Bedirxan Bey; 7-10 Aralık 1946’da, Thomas Bois’la görüşür. Paris Kürt Enstitüsü tarafından, Şubat 2000’de yayınlanan anılarında; “Ben Bedirxan Bey’in torunuyum. Başkenti Cizre-İbn-Amar olan Bohtan suyu ile Dicle arasındaki Bohtan bölgesine hükmeden bir ailenin çocuğuyum. Dedem 1821’de, Bohtan Prensi olarak ilan edildi. Onun tutkusu Kürdistan’ın bütün farklı parçalarını birleştirmek ve bağımsız bir Kürdistan yaratmaktı. Dedem bütün hayatı boyunca verdiği mücadelelerle bu amaca ulaşmak için karakterize edilir. Ama 1847’de, Osmanlı ordusu tarafından mağlup edilir. Ondan sonra Candie’ye sürgün edildi. Oradan sonra 1868’de Şam’da öldü. Büyük dedemin 14 eşi ve 90 çocuğu vardı. Ölürken 42 çocuğu halen yaşıyorlardı. Bunların 21’i kız, 21’i erkekti.”(2)
Kürt prensi, dedesinin Êzdî kürtleri ve Nesturileri kıyıma uğrattığını anlatmaz. Yapılanları bilmemesi mümkün değil. Dedesinin, 200 askeriyle birlikte Osmanlı tutsağı iken Yunan halkının ulusal kurtuluş hareketini nasıl, hangi amaçla bastırdığını, bu bastırmadan dolayı Osmanlı padişahı tarafından af edilip, 1860’da Konstantinopolis’e çağrıldığını açıklamaz.
Osmanlı İmparatorluğu padişahı ve İslam Halife’si olan kişi emir verme yoluyla, Müslüman olmayan halkları katlettirir. Bu politikasında bazı Müslüman-Sunni Kürt aşiretlerinin kullanır. Bu aşiret liderlerinin işledikleri cinayetleri genelleştirip, suçları bir ulusa mal etmek doğru bir değerlendirme olmaz. Objektif bir bakış da değildir. Bu yaklaşım, soykırımların gerçekleşmelerini sağlayan imparatorluk politikasını ve bu politikanın yaratıcılarını, uygulayıcılarını, temsilcilerini gizleme ve aklama anlamına gelir.
Bugün farklı dini inançlardan olan Kürdlerin birbirlerini sevmeleri öldürülmelerine neden oluyorsa, bu eylemlerin geçmişten gelen güvensizlikten, sevgisizlikten, katliamlardan beslendiklerini iyi bilmek gerekiyor.
1- Les Yézidiz, Episodes de L’Histoire des Adorateurs du Diable, Editeur;Ernest Lerouz, 28, rue Bonaparte, 1892, Paris, s.47, 188, 164, 165, 167, 169, 172, 173, 174,175, 177, 183, 185
2- Etudes Kurdes-No;1, Fêvrier 2000, s.76
3-Storia Della Regione Del Kurdistan-Kürdistan Din Tarihi, Napoli, Dalla Stamperia de Fratelli Fernandes, Strada Tribunali, No ;287, 1818
Yaşanırken bayağı yara açmış acı çekdirmiş olaylar konuşurken buraya gelip politika yapma Yapmadıkları halde birilerini suçlama senin taraflı dediğin tarih kadar dürüstmü acaba senin tarihin bizimde dedelerimiz çanakkaleden dönmeden nenelerimiz dağ taş bayır saklanıyordu ben şimdi sünni yim nasıl anlatacan bunu bana kimkimi katletmiş kimkime ihanet etmiş açıklayabilecen mi yoksa gene osmanlıyamı bağlayacan Osmanlı kurt ilişkisi demişsin şu asenadan mı bahsediyon Acaba Kürtler o dönemde kendi başınamı almış o kararı yada o dönemde olduysa bunlar içinde azda olsa sizden insanlar yokmuydu hepsimi kürttü bunu yapanların Sana cevap vermeye bile değmez aslında ne olduğun konuya bakınca belli oluyor zaten Neo Nazi Propagandalarını Ocaklara sakla burda yapma yaparsanda ortalıkda ne dediği ne yapdığı belli olmayan olarak kalırsın burası aleviforum:shuriken: ülkücü forum değil :sneaky2:
yedi yaman 30.05.2008, 16:15 Arkadaşlar hepinizi teker teker tebrik ediyorum.Hepsi hakkında yarım yamalak bilgim vardı ama şimdi bilgiler oturdu.bizi tecrübelerinizle bilgilendirirseniz çok mutlu oluruz iyi günler
sıyrılıpgelen 30.05.2008, 16:24 bunlara 19 aralık hapishane katliamınıda ekleyelim.. bunlar bizim tarihimiz ve gerçeklerimiz. unutmamalıyız; unutturmamalıyız..
direniş_ateşi 30.05.2008, 16:58 bende tanık olduğum katliamı
GAZİ KATLİAMI nı paylaşayım
GAZİ MAHALESİ KATLİAMI
Alevi inançlı ve düzen mühalifi insanlarımızın yoğun olarak yaşadığı Gazi Mahalesinde devlet destekli gerici faşistlerin pastene ve Kaveleri taradılar taranan Kahvelerde insanlar katledildi.
Saldırganlar elini kolunu salıyarak herhangi bir devlet engeliyle karşılaşmadan ortadan sır oldular.
Acılarını haykıran mahale halkı guvenlik güılerinin mahale halkına karşı anti Demokratik hukuk dışı bir gücün tüm özellikleriyle ile mahalle halkına saldırdılar cobladılar panzerlerle kitlenin üstüne gidip insanları kurşunladılar. Oturduğu Kahveleri taranan halk susmadığı için güvenlik güçlerinin saldırısına uğrayan yine mahalle halkı oldu.
Devleti yönetenler Gazi mahallesindeki olayları dış mihraklar demogojisiyle izaha çalışdılar halkı saldırgan güvenlik güçlerini mağdur ilan etiler sokağa çıkma yasağı ilan ederek sansörle basının faliyetini kısıtlayarak kamu oyunun gerçekleri öğrenmesini engelediler. Yaralıların zamanında tedavisini engelediler yaralılardan boş kağıtlara imza atılması istendi. Acılı mahalle halkının tepkilerine demokratik yöntemlerle yanaşmayan Devlet cenazelerin toplu kaldırılmasını engelemeye çalışarak demokratik kurunları işlevsiz hale getirmeyi planlıyarak gerginliğin dahada tırmanmasına neden oldu Umraniyedede yeni katliamlara zemin yaratılarak ölü sayısının dahada artmasına yolaçıldı geriye ne kaldı yakınları ölen buruk ve kırgın insanlar bu nasıl devlet diye sorgulayan yaralılar hala ne olduğu meçul kayıp idaları yakılmiş yıkılmış harebeye dönmüş yerleşim alanları.
Devlet açısındanda hiç birşey olmamış gibi görevine devam etirilen içişler Bakanı Vali emniyet müdürü yaşananları basit bir kaza gibi geçiştirilmek istercesine sadece bazı katilerin görev yerleri değiştirildi. Gazi mahalesindeki Katliam tamamen Devlet tarafaından hazırlanmış bir Katliamdır. Onlarca insan Polis kurşunlarıyla öldü onlarca kayıp insan var. Tüm bu katliamları yapan eli kanlı katilerini devlet bir de mukafatlandırdı elikanlı Istanbul emniyet müdürü Necdet menzir millet vekili olarak Parlemontoya girdi. Gazi mahalesi mahkemeleri ilden ile dolaştırıldı. Insanları bezdirip davanın akışını istedikleri gibi karara bağlemak için? Evet işte devlet Gazi katliamının sorumluları devlet ve gerici Faşist Yobazlardır. Devletin tum Kurumları muhalefet de dahil hepsi Gazi mahallesinde yaşayan Alevi yurtsever aydın demokrat emekci halkının katileridir.
Yorumunu Halkımıza bırakıyoruz.
alıntı
6-7 eylül olayları
Olayların Gelişimi
Oktay Engin adındaki bir provakatör,''Atatürk'ün Selanikteki evine bomba
atıldı diyerek''ortalığı karıştırdı.DP İktidarı,Kıbrıs Türktür Cemiyeti,Bazı Sivil Toplum kuruluşları bu provakasyonu devam ettirdi.6 Eylül gecesi kahpeler taksim meydanına,kurtuluş savaşı heykeline çıkarak istiklal caddesine girdiler.İstiklal caddesinde birçok rum ve ermeniye ait ev,işyeri,okul,matbaa,kilise,vs ve vb şeyleri ateşe verdiler,buldukları rum ve ermenileri öldürdüler,yaraladılar,dövdüler.Şiddet İzmir'de de devam etti.İzmirde birçok rum vatandaş hayatını kaybetti.
Bilanço Ağır
İstanbul ve İzmir'de en az 150 vatandaşımız hayatını kaybetti,birçok ev,işyeri,mezarlık,okul,matbaa,arsa,kilise vb. şeyler yandı.Birçok rum ve ermeni vatandaş göç etti.
Yargılama
Suçlular bellidir;Komünistler.52 kişilik bir liste hazırlanır.Aralarında Aziz Nesin,Hasan İzzettin Dinamo,Asım Bezircininde bulunduğu aydınlar tutuklanırlar.Hepsi dört ay sonra serbest kalırlar.Aziz Nesin,''aramızda olayları gazeteden öğrenenler bile vardı''dedi.Yassıada mahkemelerinde olayların DP tezgahı olduğu anlaşıldı.
Nedenleri [değiştir]19. ve 20. yüzyıllarda çokuluslu imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil, içlerindeki etnik gruplardan birinin, kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken, diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle, ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur, ulusal üst kimlikli etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden, diğer etnik grupların varlığı, statüko tarafından yeni devletin bir zaafı olarak görülmeye başlanmıştır.
Olaylar [değiştir]
Tahribedilmiş mallarKıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde[3] radyoda yayımlandı. Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu[3] İstanbul Ekspres gazetesi o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı. Dönemin teknolojisine göre olağanüstü bir hızla bir iki saatte 290.000'e ulaşan baskıda Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin Genel Sekreteri Kâmil Önal'ın "Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz," ifadesine yer verildi.[3]
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmi makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Beyoğlu'na geçerek önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta Türklerin dükkanlarına saldırarak yağmaya başladı.[3] İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur ve hatta askeri araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havralarında bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.[3]
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.
Kiliseler de payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşya tahrip edildiği ve yakıldığı gibi, bazı kiliselerin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi)
Sonrası [değiştir]Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.[3] Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmıştı. Ancak dava aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında açıldı. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı.[3] 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Yassıada Yargılamalarında olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir ve DP yönetimi, 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırılmıştır.
6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Kimi iddialara göre olaylarda Ermeni ve Yahudiler zarar görmemişse de[4] kendilerini güvende hissetmedikleri için onlardan da ayrılan olmuştur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş, hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. Nesiller boyu Türk topraklarında yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, çevrelerin bilinçsiz ve kabul edilemez bu davranışı sonucu evlerini terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lira (?) vermeye yanaşmayan hükümet bu konuyu da hızla örtbas etti
Kaynak:wikipedia
geygel60 30.05.2008, 21:55 Yaşanırken bayağı yara açmış acı çekdirmiş olaylar konuşurken buraya gelip politika yapma Yapmadıkları halde birilerini suçlama senin taraflı dediğin tarih kadar dürüstmü acaba senin tarihin bizimde dedelerimiz çanakkaleden dönmeden nenelerimiz dağ taş bayır saklanıyordu ben şimdi sünni yim nasıl anlatacan bunu bana kimkimi katletmiş kimkime ihanet etmiş açıklayabilecen mi yoksa gene osmanlıyamı bağlayacan Osmanlı kurt ilişkisi demişsin şu asenadan mı bahsediyon Acaba Kürtler o dönemde kendi başınamı almış o kararı yada o dönemde olduysa bunlar içinde azda olsa sizden insanlar yokmuydu hepsimi kürttü bunu yapanların Sana cevap vermeye bile değmez aslında ne olduğun konuya bakınca belli oluyor zaten Neo Nazi Propagandalarını Ocaklara sakla burda yapma yaparsanda ortalıkda ne dediği ne yapdığı belli olmayan olarak kalırsın burası aleviforum:shuriken: ülkücü forum değil :sneaky2:
Katliamları burda yazıyorduk olayı niye kişiselleştirdin anlamadım bunlar benim düşüncelerim yada benim yazdıklarım değil bunlar tuncelili bir tarihcinin yazdıkları.
Ayrıca beni ne hakla neo nazi yada ülkücü olarak teşhir ediyorsun.O zaman sen söyle 200 000 yezidiye ne oldu.Katliamları yazarken lütfen objektif olalım biri yaparken lanetleyip diğeri yaparken hasır altı etmeyelim.taraflı olduğunuz düşmanımın düşmanı benim dostumdur felsefesini bırakalım bütün inasanları eşit kucaklayalım.Sırf inançları uğruna katledilen yezidileri sen inkar etsende tarih inkar etmez.Aslında senin dediğin gibi sana cevap vermeye değmez çünki senin düşünceleri belli.Yavuz zamanında benim dedelerimi kimin katlettiğini bildğim için ben burdayım ve aleviyim.Tekrar ısrarla söylüyorum alevilik bir zümrenin yada ideolojik bir düşüncenin ürünü olamaz.
Lütfen yazarken kişi haklarına biraz daha saygıya davet ediyorum sizi.
Serhatlı 31.05.2008, 02:09 Katliamları burda yazıyorduk olayı niye kişiselleştirdin anlamadım bunlar benim düşüncelerim yada benim yazdıklarım değil bunlar tuncelili bir tarihcinin yazdıkları.
Ayrıca beni ne hakla neo nazi yada ülkücü olarak teşhir ediyorsun.O zaman sen söyle 200 000 yezidiye ne oldu.Katliamları yazarken lütfen objektif olalım biri yaparken lanetleyip diğeri yaparken hasır altı etmeyelim.taraflı olduğunuz düşmanımın düşmanı benim dostumdur felsefesini bırakalım bütün inasanları eşit kucaklayalım.Sırf inançları uğruna katledilen yezidileri sen inkar etsende tarih inkar etmez.Aslında senin dediğin gibi sana cevap vermeye değmez çünki senin düşünceleri belli.Yavuz zamanında benim dedelerimi kimin katlettiğini bildğim için ben burdayım ve aleviyim.Tekrar ısrarla söylüyorum alevilik bir zümrenin yada ideolojik bir düşüncenin ürünü olamaz.
Lütfen yazarken kişi haklarına biraz daha saygıya davet ediyorum sizi.
Haklısın biryerde Tunceli li yazardan yazmışsın:D belirli olaylardan sonra adı değişmiş biryerden adıyla beraber kendide değişmiş biri...Tarihde katlıamlara benzer verecen tek olaydır hani biz yapmışızya tek başımıza he yedim bende ölümü savunan bir insanın öldürülenlerin hakkını araması böyle bir konuda bana çok çok çok çok çelişkili..merak etme sen Türk oğlu Türk sün ve dedelerin kesildi İlginç
1. bir yerde yazdığın başka yerde karşına çıkar bunu unutma
ben bebe değilim bana masal anlatasın
2. Olmadığına dair bir açıklama yorum yapda bizde o kanaate varmayalım
3.Alevilik ayrıca bir ırkın tekelindede değildir Dedene söyle bence Kürt kardeşlerini kabul etsin önce
4. yukarda yazılanalara bakarsak cevap yazmaya bile gerek yok
5. Saygı hakedene gösterilir Sen haket ben eksik etmem nede olsa İnsan ım
6. Ne Mutlu İnsanım diyebilene İnsanı İnsan olarak görebilene:w00t::shuriken:
geygel60 31.05.2008, 20:08 Haklısın biryerde Tunceli li yazardan yazmışsın:D belirli olaylardan sonra adı değişmiş biryerden adıyla beraber kendide değişmiş biri...Tarihde katlıamlara benzer verecen tek olaydır hani biz yapmışızya tek başımıza he yedim bende ölümü savunan bir insanın öldürülenlerin hakkını araması böyle bir konuda bana çok çok çok çok çelişkili..merak etme sen Türk oğlu Türk sün ve dedelerin kesildi İlginç
1. bir yerde yazdığın başka yerde karşına çıkar bunu unutma
ben bebe değilim bana masal anlatasın
2. Olmadığına dair bir açıklama yorum yapda bizde o kanaate varmayalım
3.Alevilik ayrıca bir ırkın tekelindede değildir Dedene söyle bence Kürt kardeşlerini kabul etsin önce
4. yukarda yazılanalara bakarsak cevap yazmaya bile gerek yok
5. Saygı hakedene gösterilir Sen haket ben eksik etmem nede olsa İnsan ım
6. Ne Mutlu İnsanım diyebilene İnsanı İnsan olarak görebilene:w00t::shuriken:
1-Dedem alevi kürtlerle ilgili bir şey söylemedi hatta tuncelide aynı ocağa mensup dede arkadaşları var onları üniversite okurken ziyaret etmemi söyledi.
2-dedem 72 millete aynı nazarda bakmamı istedi.(bu ülkenin toprağında,bu ülkenin huzurunda bu ülkenin ekonomik özgürlüğünde çıkarı olanlar hariç)
3-Dedelerimi katledenlerin Yavuzun emri ile sünni kürtler olduğunu söyledi.
4-Ne mutlu insanım diyebilene sözü çok global küresel ve emperyalist dedi.
5-Saygıda kusur etme incinsende incitme dedi.
6-Vatanını, milletini,bağımsızlığını,ülkenin bölünmez bütünlüğünü canın pahasına savun dedi.
en son olarakda
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE dedi.
vural_34 31.05.2008, 22:54 arkadaşlar atalarımızın yaşadığı sörgün ve zülmün atalarımızdan duyduk ve sizde buraya aktardınız.
Peki ya katledilen atalarımızın duygu ve düşüncelerini nasıl anlataçaz neler çektiler kimbilir. o an ne his ettiler ne düşündüler eminim ki kendilerinden daha çok sevdiklerini düşündüler ve ne halde olduklarını bilmedikleri için asıl onlara en açı veren buydu ve sevdiklerini görmeden insafsızca zalimça katledildiler.
bunları unutmak imkansız
Celali Ayakmanlari unutmayin
http://tr.wikipedia.org/wiki/Celali_ayaklanmalar%C4%B1
onbinlerce alevi öldü ve onbinlerce zorla sünnilige gecti..
Kocgiri Isyani - 20.000 Ölü
http://www.youtube.com/watch?v=RPaaEBHeIv0
yüzlerce katliamlar oldu ve fetwalar
800 yüz yilda alevi nüfüs 60% dann simdi 10-13% düsdü
KızıLLbas 27.07.2008, 22:10 Maraş katliamı ile ilgili Pir Sultan Apdal Kültür Derneğinin sitesinde yayınlanmış olan aşağıdaki çalışmayı sunmak istiyorum
MARAŞ KATLİAMI (24 ARALIK 1978)
Maraş Katliamı iki solcunun öldürülmesiyle başladı. Katliam 23 ve 24 Aralık 1978'de gerçekleştirildi. Katliamın hazırlık süreci 8 ay öncesine kadar gitmektedir.
MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in çeşitli dönemlerdeki konuşmaları ve MHP'nin Maraş'taki etkinlikleri katliama örnek delillerdir. Katliamdan bir hafta önce, Alevilerin ve solcuların çoğunluk olarak yaşadıkları semt ve mahallelerde görevli olduklarını ifade eden bazı kişilerin "tuhaf" bir nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek evleri dolaşarak, evlerde kaç kişinin yaşadığı gibi sorular sorarak ve evlere yeni numaralar vereceklerini söyleyerek kapıları kırmızı boya ile işaretlemişlerdir. Bazı belgelerde ise PTT görevlileri olduklarını söyleyen kişiler, mektupların kaybolmasını engellemek için bir çalışma yaptıklarını söylemek suretiyle kapılara boyayla işaretler koymuşlardır. Bu işaretlemelerin amacı, Alevi ve Solcu evlerini belirlemek ve kendi yandaşlarına zarar vermemektir.
Çiçek Sineması Olayı:
Ülkücü Gençlik Derneği tarafından getirilen "Güneş Ne zaman Doğacak" adlı film 16 Aralık 1978'de Çiçek Sineması'nda gösterime sokulur. 19 Aralık Günü 20.00 seansının sonuna doğru tesiri az bir patlayıcının patlamasıyla bir tahrik başlar. Salonda film sırasında sık sık "Müslüman Türkiye" "Milliyetçi Türkiye" “Koministler Moskova'ya”, "Başbuğ Türkeş" gibi sloganlar atılır. Filmi izleyenler arasında bulunan bir grup Ülkü Ocağı mensubu, "Bunu solcular attı" yollu söylemleriyle diğer izleyicileri de tahrik etmek suretiyle PTT ve CHP binalarına slaganlar atarak yönelmiş ve saldırılarda bulunmuşlardır.
Polisin olaya el koyarak, olayın ülkücüler tarafından gerçekleştirildiğini ispatlaması sonucu bazı kişiler gözaltına alınır. Patlamanın arkasındaki kişinin Ökkeş Kenger olduğu anlaşılır.
20 Aralık'ta akşam saatlerinde "Alevi ve Solcuların çoğunlukla gittiği Yeni Mahalle'de bulunan Akın Kıraathanesi'ne patlayıcı madde atılır ve iki kişi yaralanır. Sonraki akşam bir başka patlamada sağ görüşlü Güngör Gençay adlı birisinin evine atılır. Aynı akşam (21 Aralık 1978) Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu okuldan evlerine giderken silahlı saldırıya uğrarlar. Solcu olarak bilinen öğretmenlerden Hacı Çolak olay yerinde yaşamını yitirirken Mustafa Yüzbaşıoğlu'da hastaneye götürülmesine rağmen kurtarılamaz. "solcu" öğretmenlerin cenazeleri önce Maraş Lisesi önünde, ardından da beşbin kişinin katıldığı kortej halinde Ulu Cami'ye doğru yola çıkar. Bu arada faşist ve sağcı gruplar cenaze törenine saldırmak için geceden çevre il, ilçe ve köylerden adam getirmek için "Koministler, Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar, Müslüman kardeşlerimizi katledecekler. Bunun hazırlığını yapıyorlar. Müslüman kardeşlerimizi katliamdan korumak için toplanalım ” yollu çağrı propagandalarda bulunurlar. Öte yandan Maraş Müftüsü de resmi araçlarla kenti dolaşarak Sünni halkı kışkırtmıştır.
Devlet Hastanesi Başhekimi'nin, Cumhuriyet Savcısı'nın zorlamasına rağmen cenazeleri Cuma namazının bitimine denk getirmesi, işlemleri geciktirmesi başka bir soru işaretidir.
Cenaze kortejinin camiye doğru giderken polis ve askerler pankartlara kadar her şeyi toplarlar. Cenazeler camiye yaklaştığında toplanan saldırganlar "Komünistler Moskova'ya, Katil İktidar" sloganlarıyla saldırıya geçerler. Üzerlerinde bulunan taş, sopa, kiremit parçaları ve patlayıcı maddelerle korteje saldırmalarının ardından polisin grupların arasından çekilmesi ve jandarmanın yetersiz olmasıyla cenaze korteji dağılır ve cenazeler sahipsiz kalır. Cenazeler askerler tarafından Devlet Hastanesi morguna kaldırılır.
Gruplar halinde kent içine yayılarak Aleviler’in yoğun olarak bulunduğu mahallelere saldıran faşistler önlerine çıkanları dövmeye, ev ve işyerlerini tahrip etmeye başlamışlardır. DİSK, TÖB-DER, Pol-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yıkılıp yakılır, av tüfeği satan dükkanları talan ederek silahları alırlar. Sokak aralarındaki çatışmalarda üç saldırgan hayatını kaybeder. Geç saatlere kadar süren çatışmalar, askerler tarafından denetim altına alınır. Bu arada 100'e yakın işyeri tahrip edilmiştir, yıkılmıştır.Alevi ve Solculara Yönelik Toplu Katliamlar:
Faşist gruplar, cenaze töreninden sonra nasıl bir saldırı planı hazırlayacaklarını ve saldırı için kullanacakları sopa, demir çubukları, kazma, kürek, benzin ve gaz gibi malzemeleri temin ederek belli evlerde saklamaya hazırlanıyorlardı.
23 Aralık günü yapılması planlanan saldırıda halkın da yer alması için camilerde ve belediye hoparlöründen, "Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar" yönlü çağrılar ve duyurular yapılmaya başlanır.
Aleviler’in yaşadığı mahallelerde otomatik silahlarla saldırılar başlarken, bir yandan da işaretlenen evlere benzinli gazlı, yanıcı maddeler atılmaya başlanır. Ardından evlere girilerek kadın, çocuk demeden linç, tecavüz ve işkenceler başlar.
Polisin ve askerlerin bir haftadır başlayan ve son günlerde yoğunlaşan hazırlıklara yeterince önlem almamaları veya genel geçer önlemler alarak hareket etmesi saldırganların kentte istedikleri gibi hareket ederek Maraş'ı ele geçirmelerine neden olur.
Katliamı gerçekleştirenler, kadınlara tecavüz ederler, hamile kadınların karınlarını deşerler, kundaktaki çocukları bağazlarlar, kurşun sıktılar, öldürdükleri kadınlara tecavüz ederler, kadınların memelerini keserler. Çocukları gözlerinden şişlerler, insanları baltalarla saldırıp öldürürler.
Saldırganların "Aleviler, diğer mahallelerde Müslüman kardeşlerimizi, ”kadınlarımızı katlediyorlar, Camileri ateşe veriyorlar" biçimindeki propagandaları yüzünden daha önce tarafsız kalan birçok Sünni kökenli vatandaşlarımız da olaylara katılmaya başlamışlardır. Bu saldırılarda İsadivanlı ve Durak Mahallelerinde bulunan cami imamları da propaganda ve saldırılarda yer alırlar. Mahalle muhtarı olaylara katılmayanları zorlayarak silah, patlayıcı ve yanıcı maddeler toplar. Belediye araçları saldırı sırasında mühimmat ve silahlar taşır mahallelere. Saldırganlar işaretli evlerin yanında YSE binası, Sağlık Ocağı, çarşı Karakolu ve Sağlık Müdürlüğünü, işgal edip yakarlar.
Bir çok mahallede, sokakta, evde, polisler hiçbir şeye karışmazken, askerler son anda saldırıya uğrayanları kurtarmaya çalışırlar.
Askerlerin ellerinden sığınanları alıp kurşuna dizen saldırganlar, Sağlık Ocağından, Devlet hastanesine getirilenleri kurşuna dizmeye, öldürmeye başlarlar.
22 Aralık'ta faşistler tarafından başlatılan katliam beş gün sürmüştür. Devletin tüm kurumları, yetkilileri ve güvenlik güçleri durumu kontrol edememişlerdir.
Kent dışına kaçışlar çoktan başlamıştı. Öte yandan aileleri, yakınları, çocukları Maraş'ta olanlar da kente girmeye çalışıyorlardı. Katliamda rahat hareket edenler MHP'li taraftarlardı. Katliamın ganimetini de onlar topluyordu.
Meydanları kontrol etmeyi başaran saldırganlar "Kahrolsun Komünistler, Müslüman Türkiye, Din elden gidiyor, Vali istifa, İçişleri Bakanı'nın kellesini isityoruz" sloganları her yanı kaplamıştı. Askerlerin tüm önlem ve kuşatmalarına rağmen faşistler Hükümet konağında bulunan ve oraya sığınanları katletmek istiyorlardı.
Olayları, katliamı yakından izleyen ve faşistlerin kellesini istedikleri İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı ise, katliamın, solcuların tahrik etmesi sonucu çıktığını söylemekteydi. Özaydınlı bu sırada bir de Türkeş'i ziyaret ederek, alınacak önlemleri konuşuyordu. Olaylar Türkeş'in tam da istediği gibi gelişiyordu zaten... Türkeş "Ülkücüler güvenlik güçlerinin yardımcılarıdır” derken, hükümette ülkücüleri bu gözle görüyor ve koruyorlardı. Öte yandan askerlerin olayları önleme çabalarına yanıt olarak "komünist asker" sloganları bile atıyorlardı. Öyleki jandarma Alay Komutanlığı'nı bombalama eylemi bile gerçekleştirmeye çalışmışlardı.
Sağlık Bakanı Mete Tan, Türkoğlu İlçesi yakınında ülkücüler tarafından durdurulur, taş ve silahla beraberindeki konvoya saldırılarda bulunulur. Güvenlik güçleriyle saldırganlar arasında pazarlıklar yapılır. Bakan , ancak bu pazarlıktan sonra Maraş'a girebilir.
Aynı biçimde Topçam ve Karabıyıklı köyü yakınlarında Adalet Bakanı Mehmet Can, Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur ve Devlet Bakanı Salih Yıldız'ın da önü kesilir, silahlı ve taşlı saldırılara uğrarlar.Güvenlik güçlerinin müdahalesi saldırıyı engeller, ancak, Bakanlar Maraş'a korku içinde girebilmişlerdir.
Kentte yangınlar sürüp, sokaklarda cesetler kokuşurken, faşistler ise "Yaşasın Başbuğ Türkeş" propagandalarıyla sokaklarda dolaşıyorlardı.
Maraş'a gelmenin ötesinde ancak Hükümet Binası'ndan çıkamayan Bakanlar ve Milletvekilleri bir ortak bildiri hazırlayarak barış çağrısında bulunurlar. Olayların bitmesi ve kayıpların daha da büyümemesi yönünde ifadelere yer verilen bildiride, “Şerefli Türk Ordusu'na ve Güvenlik Kuvvetlerine yardımcı olunuz, evlerinizde istirahat ediniz” deniyordu. Ayrıca Milletvekilleri olayların tamamen durması için Maraş Müftüsü'nünde konuşmasını istemelerine rağmen Müftüye ulaşmaları mümkün olmaz.
Maraş Katliamı'nı gerçekleştirenler çatışmaları çevre köylere de taşırıyorlar. Köylüleri "Maraş'taki solcular, koministler, Aleviler birleşerek camileri bombalıyorlar, mahallelerde Sünni müslümanların evlerini tahrip ediyor ve yakıyorlar. Kadınlara-kızlara tecavüz ediyorlar. Alevi köylerinden silahlı militanlarını Maraş'a getiriyorlar. Biz de Maraş'a giriş yollarını kontrol edelim. Bir bölümümüz de Maraş'ta direnen kardeşlerimizin yardımına gidelim" biçiminde kışkırtmalarla çevre Sünni köyler de olayların içine çekilmişlerdir. Bunun sonucunda çevre yolların giriş ve çıkışlarını kontrol altına alanlar da yolcuları sorgulamaya, Alevi olanlara işkence yapmaya, bazılarını da öldürmeye kadar götürmüşlerdi işi.
|
|