Orijinalini görmek için tıklayınız : Yeni Bir Şey Söylendi, Siz Duydunuz mu?


Oli
10.02.2006, 17:18
Güler YILDIZ
guleryildiz@gmail.com (guleryildiz@gmail.com)

İSTANBUL- Hayır, kimse duymadı.
Böyledir, ilk kez duyduklarımıza karşı geliştirdiğimiz sağırlık, kimi zaman biyolojik silah ciddiyetinde ve yok ediciliğindedir. Ne anlattığı, kime anlattığı ve neden anlatma gereği duyduğu bizi çok ırgalamaz. Ancak bir dönem gelir, bakılır ki duvarlara çarpan yeni ıslıklar nefessiz kalmış, baskı tarihi üzerinden epeyi yıl alan o yeni bir şey’in sayfaları arasında biraz şaşkınlık biraz da utançla kaybolunur.
Ünsal Öztürk, siyaseten yığmanın, sosyal çamurlaşmanın, katillerle dansın yaşandığı dönemde yeni bir şey söyledi. “Damlanın İçindeki Gerçek, Alevilerin Büyük Sırrı”ndan (Yurt Yay.,kasım 2005, Ankara) söz etti. Alevi dernek ve cemaatlerinin yayıldıkları yerden şöyle bir kendilerini toparlayıp, doğru sözlerle doğru yanıtlar vermesini bekledi günlerce. Tartışmanın başlamasını ve gençlerin, gerçek ile hurafe arasındaki çatışmadan hangisinin üstün geleceğini sağduyuları ve mantıklarıyla çözmesini diledi.
Yüzlerce yıldır saklanan o meşhur sırra gömülmüştü herkes. Suskunluk, bu kadar çok ve üstelik gereksiz ve yanlı konuşanın olduğu meydanda hala altındı anlaşılan.
Oysa altını değerli kılan tüm sular tıkanmıştı. Uzun zamandır konuşma bahçesine akmıyordu ve şırıltısı ile büyülemiyordu kimseyi. Alevilerin, var olduğu, hala ve niyeyse inatla söyledikleri hoşgörüsü de kaynağın tıpasıydı aslında. O hoşgörü Hüseyin Kocadağ gibi çetecileri, düşkünleri, zaafları olan insanları Cemevi’ne kabul ediyordu ama “gelin yeni bir şey söyledim” diyen adamı duymalarına engel oluyordu.
Ben de Alevi bir dedenin kızıyım. Zaman zaman ne işe yaradığını sorduğum ve yanıtsız kaldığım klişe bir statü olduğunun farkındayım. “En’el hak” diyen bir topluluğun, bugünlerde başkalarının tanrılarına hoş görünmek için o dili konuştukları, o dille ayinler gerçekleştirdiğini ve o dilin hükümranlığına boyun eğdiğini de tuhaf bir iç sızısıyla izliyorum. Alevi dedelerinin büyük bir çoğunluğu, çocuklarını bilimsel verilerden elbiselerle gezmeleri için üniversitelere yollarken, tümü bilimsel gerçekliğe dayanan bir kitabın sayfasının karıştırılmasını “yobazlık, bağnazlık, şovmenlik” sayıyorlar. Dede olmakla yaş sahibi olmak arasındaki farkın beyinde çözüldüğünü hissedemiyorlar. Eskiden ve hatta yüzlerce yıl boyunca evlerin salonlarında şikâyetsizce gerçekleştirilen cem törenlerini, cem evlerine tıkıyor; yaşlı başlı, dizi siyatikli kadın ve erkekleri saatlerce bir çulun üzerinde ayakları uyuşana dek oturtuyor, bunun modernite ile bağdaşmadığını göremiyorlar bile. Ellerinde tuttukları mikrofon ile bugünü, karşılarına oturttukları insanlarla da dünü yaşıyorlar.
Yeni olan bunlar değil. Bunlar şeyhlik, ağalık, şahlık sisteminde de yapılagelmiş, kanıksadığımız kalıplar. Bunu bir Alevi öğretisine hapsetmek gerçekten acizlik olur. Ama söyler misiniz, Hıristiyanların tanrısı neden kullarının ibadetlerini ahşap sıralarda kabul ediyor, neden başın açık ya da kapalılığını önemsemiyor? Bizim post modern dedeler neden kadınlarımızı cem evine örtüsüz almıyor?

Çocukluğumun cemlerinde böylesi bir zorunluluğu neredeyse hiç anımsamıyorum. Evlerde yapıldığı için ayakkabı çıkarılırdı, doğrusu da buydu. Ama bir kültür merkezini farklı anlamlarla sevimli kılmak yakışıyor mu şimdi, hoşgörüye, akla, bilime sırtını dayayan bu kapalı toplum öğretisine?

İnsanı merkeze alan inancın içini boşaltmak için girişilen çabaların en yetkili kademelerde takdir gördüğünün farkındayız artık. Ama neden kul itiraz etmiyor, tanrısıyla arasına giren siyatiğe?
Susmak erdemlilikti.
Di’li geçmiş zaman diyorum, çünkü her şey bir düğümdü ama Alevilerin bugüne dek katledilmesinin nedenleri de artık çözüldü. Hem de biz farkında olmaksızın ilkokul kitaplarının arasına bile girdi. Biyoloji kitapları insanın insandan doğduğunu anlatıyor el kadar bebelere.

İşte size o meşhur sır!
Alevilerin, daha doğrusu ve gerçeği Hak Ehli Erenleri’nin bugüne dek imhasında dini bir iltifat sağlayan tek gerçek, yaradılış teorisiydi. Yani Naci ile Naciye’nin beyitlerde, dualarda ve nefeslerde karşımıza çıkan halinin gerçek hikâyesiydi sahip olunan sırrın özü. Ünsal Öztürk bunu anlattı bu mahalleye, en yeni olarak.
Yunus Emre’nin bizden nasıl uzaklaştırıldığını, semahın saat istikameti aksine dönerek göksel sistemin keşfinin bu inançla yakından ilgili olduğunu söyledi. Aleviler Kopernik’ten önce de biliyorlardı her şeyi. Ama kütüphanelerin yakılmasıyla o toplumun tüm servetini yitirmesi aynı kapıya çıkıyordu. Herkesin çok tanrısı vardı, putları vardı, hurafeleri ve gerçeklikle bağdaşmayan dinsel hikâyeleri vardı. Ama Aleviler, karanlıkta dans edip hakanına yaranmak için şeytanla özel görüşen Şaman yerine, bir kadavra üzerinde çalışma yapıp insan bedeninde 366 damar vardır diyene yakınlık duyuyorlardı. Ve Mezopotamya’nın kalbinde bir Harran üniversitesinin varlığından söz etti Öztürk. Bilimin kalbinin çözüldüğü bir coğrafyanın şimdi talan atlasına döndüğünü de görerek üstelik. Belki bir 200 yıl sonra Irak’ta Amerika tarafından parçalanan, dağıtılan tarihi kimse hatırlamayacak. Petrolün tarih dersinde sınıfta kaldığını ama ekonomi dersinde 10 alarak geçtiği bilinecek yalnızca.

Ah şu etimoloji…
Eğer ciddi bir etimoloji sözlüğünüz varsa, dini tüm isimleri köklerine kadar ayırt edip, cümleyi yeni baştan kurabiliyorsanız, Ünsal Öztürk’ün söylediği yeni şeyleri rahatlıkla görebilecek, Alevilerin, ya da gerçek anlamıyla Hak Ehli Erenleri’nin her dinle aynılaştırdığını sandığımız şifrelerini de çözebilecektiniz.
Sanırım yeni bir şey söyleyene de söyletene de tüm yargılarımıza karşın dönüp bir bakmakta yarar var. Yeni şeyler her zaman kuşku doğurmaz bazen kemikleşmiş kuşkuyu kaldırır ortadan, sevgili Alevi Dedeler…

www.sansursuz.com (http://www.sansursuz.com)
www.radikal.com.tr (http://www.radikal.com.tr) - Radikal 2 [Alevi Dedeler]