Orijinalini görmek için tıklayınız : alevi önderleri......
HALLAC-I MANSUR
Alevi inancının felsefesini derinden etkileyen ve şekillendirenlerin başında Hallac-ı Mansur gelmektedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesiyle, eylemiyle sadece islami coğrafyalarda değil, bütün dünyada çeşitli inançlara mensup insanları tarafından da saygınlık görmüş, etki bırakmıştır. Tabii ki en büyük sahiplenme Aleviler tarafından gösterilmiştir.
Hallac-ı Mansur, 857 Tur’da doğmuştur. (Şahadeti: Mart 922 Bağdat).
Bütün Alevi önderlerinde olduğu gibi Hallac-ı Mansur hakkında da sağlam ve güvenilir bilgi yoktur. Hallac-ı Mansur hakkındaki bütün bilgiler sözlü gelenekle yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklar tahrip edilmiş, Hallac-ı Mansur gerçeği yok edilmek istenmiştir.
Bütün tahribatlara rağmen Hallac-ı Mansur düşüncesi günümüze dek gelmiştir. Hallac-ı Mansur’u bu kadar güçlü kılan ve günümüze kadar gelmesini sağlayan felsefesi bütün boyutlarıyla Alevi öğretisinde yer almıştır. Örneğin Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan "Dar-ı Mansur" en büyük kanıttır. Dar-ı Mansur bir noktada mahkeme işlevi görmektedir. Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Böyle olduğu için de haklı ve gerçek her zaman daha yoğun gerçekleşmiştir.
Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır. Düşünce(si)leri ne kadar "aykırı" olsa da onları ölümüne savunmuştur.
Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına götüren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. Şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır. Hallac-ı Mansur düşüncesine göre; insan Tanrının bir yansımasıdır. İnsan Tanrıdan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden arındırırsa Tanrı ile bütünleşebilir.
Aradan 1000 bin yıl geçmesine rağmen Hallac-ı Mansur’un düşünceleri tartışılmaya ve etkilemeye devam ediyor. Anlaşılan daha da devam edecek.
ŞAH İSMAİL (HATAYİ)
Alevi inancı tarihi boyunca sayısız önderler, kamil insanlar, çağının ve toplumun bir değil onlarca adım önünde olan insanlar yetiştirdi. Bu insanlar sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için çok büyük kazanımlardır. İşte bu insanlardan biri de ŞAH İsmail’dir. Şah İsmail çağının en önemli siyasetçisi, savaşçısı, din önderi, yazarı ve sanatçısıdır. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmesine karşın Şah İsmail’in deyişleri daha bir güzelleşerek insanların beynin de ve yüreğindeki yerlerini korumaktadır. Şah İsmail 37 yıllık ömründe sayısız savaşlar kazanmış, ülkeler fethetmiş, sayısız insanı örgütlemiş ve sayısız sanat eseri üretmiştir. Yaşadığı dönemde değil, onu takip eden dönemlerde de Şah İsmail mazlumun dostu, barbarın, zalimin korkusu olmuştur.
Şah İsmail 17.07.1487’de doğmuştur (ö. 23.05.1524). Annesinin adı Begüm, babasının adı Haydar’dır. Şah İsmail doğumundan kısa bir süre sonra yetim kalmıştır. Babası Haydar şehit edilmiş kendisi ile ağabeyi Ali ise esir düşmüşlerdir. Şah İsmail, Akkoyunlu devletinde çıkan taht kavgalarının sonucu ve annesinin büyük çabası sonucu zindandan kurtulurlar. Kurtulur kurtulmaz annesi ve ağabeyi ile dedelerinin mirası olan ve kapalı Erdebil Tekkesine gelerek faaliyete başlarlar. Ali babasının tahtına oturur. Kısa bir zaman sonra Rüstem Bey’in ordusu Erdebil’e saldırır. Ali ve arkadaşları şehit düşerken annesi İsmail’i alıp kaçar. Bundan sonrası büyük bir örgütlenme ve gizlilikle devam eder. Şah İsmail artık Erdebil’in tek kurtarıcısıdır. Erdebil Tekkesinin taraftarları onu bu bilinçle eğitirler. Şah İsmail 15 yaşına geldiği zaman artık halk arasında bir efsane haline gelmiştir.
Şah İsmail kendisini önder olarak kabul eden ve dedelerinin ve babasının yolunu sürdürmesini isteyenlerle bir ordu kurar. İlk iş olarak dedesinin ve babasının katili olan Şirvan hükümdarının üzerine yürür ve ilk zaferini kazanır. Bu zafer sayısız zaferlerin ilkidir. Hemen ardından Akkoyunluları yenerek Azerbaycan ve İran topraklarına sahip olur. 1502 yılında da şanlı bir devrin başlangıcı olacak Safevi Devleti’ni kurar.
Şah İsmail’in etkisi ve gücü salt Safevi sınırlarıyla kalmadı, Alevilerin olduğu bütün bölgelerde bir güç kaynağı oldu. Şah İsmail boş durmuyor çeşitli dillerde eserler yazıyor, tasavvufla yakından ilgileniyor, bilimi o zaman imkanları çerçevesinde inceliyordu. Bütün kültürel-sanatsal ve diğer ilgi alanları dışında Şah İsmail Aleviliği sistemleştiriyor, kurumlar yaratıyordu. Alevi inanç sistemini anlatan eserler yazıyor, yazdırıyordu. Şah İsmail ve Erdebil adeta bir Alevi merkezi olmuştu.
Eğer Şah İsmail’i tek kelime ile anlatmak gerekirse ona Aleviliği kurumlaştıran önder diyebiliriz.
SEYİD NESİMİ
Seyid Nesimi’nin doğumu ve şahadeti hakkında kesin bilgiler yoktur. Tahmini bilgilere göre Nesimi 1339-1344 yılları arasında doğmuştur. 1417 veya 1418 yılında derisi yüzülmek suretiyle şahadete ulaşmıştır.
Nesimi köken olarak Alevi değildir. Sonraları Aleviliği benimsemiş ve şahadetinden sonra da ona en büyük sahiplenmeyi Aleviler yapmıştır.
Nesimi’nin işkence görmesine ve derisinin yüzülmesine sebep olan "Enel Hak" düşüncesiydi. Bu düşüncenin ilk temsilcisi Hallac-ı Mansur’dur. Enel Hak Arapça bir kelimedir ve anlamı "Ben Tanrıyım", "Ben Hakikatim" dir. Şüphesiz Nesimi bu düşüncenin hayatına mal olacağını bile bile dile getiriyor, yayıyordu. Nesimi, düşüncesinin ve inancının bedelini ödemeye hazırdı.
Egemenler Nesimi’nin dinden çıkmış biri olduğuna karar vererek onu idama mahkûm ettiler. İdama mahkûm edilen Nesimi değil, Nesimi’nin şahsında Enel Hak düşüncesi/inancıydı.
Nesimi’ye idam fermanı hazırlayan kadı şöyle yazıyordu fermanında: "Bu öyle bir mundardır ki, kanının değdiği yeri yıkamakla temizlenmez. Orayı yakmak, koparmak gerekir".
Ama yaşam öyle "tesadüflerle" dolu ki anlatılmaz. Bu tesadüflerden biri de Nesimi’nin infazı sırasında gerçekleşti. Kadının fermanı yüksek sesle topluma okunduktan sonra infaza geçildi. Celladın bıçak darbesi sonucu Nesimi’den fışkıran kandan bir kaç damla idam fermanını yazan kadının parmağına değdi. Tabii ki kadı parmağını kesmez. Ve Nesimi tarihe geçen şu sözleri söyler: "Sen şeriat uğruna bir parmağını bile kesmezsin. Hâlbuki görüyorsun ki, biz inancımız yolunda kendi kanımızla yıkanıyoruz".
Nesimi günümüzde de Aleviler tarafından önder bir şahsiyet olarak kabul görmektedir.
Fuzuli
Yedi Ulu Alevi ozanından biri olan Fuzuli’nin doğum tarihi ve yeri kesin olarak bilinmemekle beraber 1495 yılında Bağdat’ta doğduğu yaygın bir kanaattir. Asıl adı Mehmet olan Fuzuli’nin 1504 yılında Kerkük, 1480 yılında Musul’da doğduğuna dair rivayetler de vardır. 1556 yılında Kerbela’da hakka yürüdüğü rivayet edilmekle beraber yine bazı bilgiler Fuzuli’nin Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü kentinde hakka yürüdüğü şeklindedir. Nitekim bugün Fuzuli’nin Bakü’de bir de heykeli bulunmaktadır.
Bütün bilgilerden ulaştığımız sonuçlar; Fuzuli’nin bir çok yerde yaşadığı ve bir çok yeri de dolaştığı yönündedir. Fuzuli bir çok eser yazmıştır. Fuzuli’yi Alevi toplumunda önemli kılan, onu Yedi Ulu ozandan biri yapan özelliği, onun Kerbela katliamı üzerine yazdığı mersiyelerdir. Bu mersiyeler öyle etkilidir ki, insanlar adeta katliamı yeniden yaşıyorlar. Mersiyelerdeki bu içtenliği, Fuzuli’nin Ehlibeyt aşkının şiire yansıması olarak görebiliriz. Nitekim Fuzuli, Bağdat şehrinin Osmanlılar’a geçmesi sonucu kendisine Osmanlı’ya hizmet karşılığında sunulan altınları kendine has üslubuyla reddetmiştir. “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” adlı meşhur deyim bu döneme aittir.
Fuzuli, gönülden bağlı olduğu Ehlibeyt’e bağlılığını yazdıkları dışında, Necef’te Hz. Ali’nin, Kerbela’da İmam Hüseyin’in türbelerine hizmet ederek de kanıtlamıştır. 1556 yılında Kerbela’da hakka yürümüş ve burada defnedilmiştir.
Ey felek bu mülkü bi vefayı al başına çal
Tacı, tahtı, zihnet, sarayı al başına çal
Bir gün için neylerim, fani cihan emlâkini
İster isen büsbütün dünyayı al başına çal
Bu Fuzuli Kerbela’nın mecerasın okudu
Softa efendi verdiğin fetvayı al başına çal....
Ebul Vefa
Taç-ül Arifin Ebul Vefa’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı bilgiler 1020 yılında doğduğu yönündedir. Ebul Vefa’nın düşünceleri, Babai İlyas, Hacı Bektaşı Veli’yi ve daha başka Alevi önderlerini etkilemiştir. Bazı bilgiler Ebul Vefa’nın, Hoca Ahmet Yesevi gibi Anadolu Aleviliğinin fikir babası olduğu yönündedir. Ebul Vefa bir noktada hedefi göstermiş, yapılması gerekenleri öğretmiş, Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli ve diğer erenler de uygulamışlardır.
Ebul Vefa büyük bir bilgindi. Bilgilerini insanlarla paylaşıyor, onlara gerçeği anlatıyordu. Öğrencileri günden güne artınca, devrin yöneticilerini bir tedirginlik sardı. Ebul Vefa’yı kırk Sünni din bilgini ile karşılaştırıp, onların soracağı sorulara cevap vermesini isteyecek, böylece Ebul Vefa soruları bilemeyecek ve halkın gözünden düşmüş olacaktı. Ama plânları ters tepti. Çünkü tartışma günü kırk Sünni bilgin, Ebul Vefa’ya değil soru sormak ne diyeceklerini unuttular. Ebul Vefa onlara yöneticilerinin huzurunda gereken cevabı verdi ve şöyle devam etti:
“Sizler hilafetin ve şeriatın medreselerinde öğrenim gördünüz. Bunun hiç bir önemi yoktur. Öğrendikleriniz bilimsel olmadığından, hepsi de unutulacaktır. Geçersiz olacaktır. Ama İlm-i Ledün’ün medresesi yoktur. Kağıdı ise gönül sayfasıdır. Onun kalemi insanın kalbidir. Bu ilmi öğrenen her iki dünyada da mesut ve bahtıyar olur”.
Ebul Vefa ile ilgili bir çok öykü var. Ebul Vefa’nın doğum tarihi nasıl kesin değilse, hakka yürüdüğü tarihte kesin değildir. Bir kaynağa göre 1150, diğer bir kaynağa göre 1107. Her halûkârda Ebul Vefa, bir çok öğrenci yetiştirmiş, Ehlibeyt’in aydınlık yolunun insanlığa ulaşması için çalışmıştır.
Ahi Evren
Ahi Evren, Ahi örgütünün kurucusudur. Ahi örgütlenmesi bir esnaf, zanaatçı, çiftçi örgütlenmesidir. Ahi örgütlenmesinin temelini Baba İlyas attı. Bir kurum olarak gelişmesini ise Ahi Evren sağladı.
Ahi Evren 1169 yılında Azerbaycan’da doğmuştur. Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna ile yaşıt ve aynı zaman diliminde yaşamışlardır. Hacı Bektaş Veli ile musahip oldukları bilinmektedir. Hacı Bektaş Veli’nin Vilayetnamesinde şu şekilde bahsi geçer: “Hacı Bektaş ile Ahi Evren birbirilerini çok severlerdi. Hatta bir sohbet anında Ahi Evren, ‘her kim bizi şeyh edinirse aslında şeyhi Hacı Bektaş Hünkâr’dır’ demiştir.”.
Bazı olaylar günümüzde oldukça çarpıtılmaktadır. Tarihsel bilgiler tahrif edilmekte, saptırılmakta, gerçek ile bağlantısı koparılıp, yerine farklı amaçlara hizmet eden bilgiler eklenmektedir. Ahilik ve Ahi Evren için de aynı durum geçerli. Ahi Evren hakkında gerçeğinden çok farklı anlamlar yüklenmekte, tarihsel çıkış noktası unutulmakta, içi boşaltılmaktadır. Ahi Evren gerçeğini biraz anlatmaya çalıştık. Daha anlaşılır olması için özetleyelim:
Ahi Evren inanç itibari ile bir Alevidir. Bazı art niyetliler gerçeği saklamak istese de gerçek böyledir. Ahi Evren, çağın çok çok ilerisinde bir kurumlaşma yaratmıştır. Yaratılan bu kurumlaşma bir çok ülkeye örnek olmuştur. Ahi Evren kurumlaşmasının sürekliliğini sağlamak için Ahiliği tekke ve zaviyelere bağladı. Herhangi bir meslekte çalışmak için o mesleğin zaviyesini bağlı olmak gerekiyordu. Atamalar için merkezi tekkeden atama yapılıyordu. Bu tekke Kırşehir’deydi. Ahi Evren 01.04.1261 yılında Kırşehir’de katledildi.
Abdal musa
Abdal Musa, Anadolu’da Aleviliğin yayılmasında, gelişmesinde büyük katkıları olan bir Alevi önderidir. Kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte, 1300 ile 1400’lü yıllarda yaşadığı sanılmaktadır. Abdal Musa Sultan, Bektaşi Alevileri tarafından çok önemsenen bir zattır. Hacı Bektaş Veli’nin en seçkin halifelerinden biridir. Abdal Musa adına cem düzenlenmektedir. Abdal Musa, Abdal Musa postu olarak adlandırılan, meydandaki on iki post sıralamasında yer alan ayakçı makamı ile de önemini ortaya koymuştur.
Hemen hemen bütün Alevi önderleri için geçerli olan tarihsel kesinlik, Abdal Musa için de sözkonusudur. Bazı kaynaklar Abdal Musa Sultan’ın Hacı Bektaş Veli’nin akrabası olduğu yönündedir. Aslı Horasan’dadır. Bugün Anadolu’nun bir çok yerinde Abdal Musa’ya atfedilen yerler vardır. Bunların en önemlisi, Antalya ilinin Elmalı yöresinde bulunan Tekke köyündeki dergâhtır. Büyük ihtimalle Abdal Musa Sultan, Anadolu’da bir çok yeri gezip görmüş, insanları aydınlatmıştır. Sonunda Elmalı yöresine gelip dergâhını kurmuştur. Bu dergâhta yüzlerce kişiyi eğitmiştir. Bunlar arasında Kaygusuz Abdal da vardır. (Bilindiği gibi Kaygusuz Abdal, seçkin bir Alevi önderidir.)
Bilinmesi gerekenler; Abdal Musa Sultan, Anadolu’daki Alevi örgütlenmesini geliştiren, kurumsallaştıran, yüzlerce kişiye eğitim verip irşad eden, bir büyük önderdir. Doğum tarihi, nerede hakka yürüdüğü gibi tarihsel bilgiler mühim olmakla birlikte esas değildir. Esas olan, Anadolu Alevileri adına cemler düzenlediği, kurbanlar kestiği ve bu ulu şahsiyetin insanlığa sunduğu hizmetlerdir. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ile Abdal Musa hizmetini sürdürmektedir. Ayrıca her yıl Abdal Musa Sultan adına Tekke köyünde şenlikler yapılmaktadır.
Abdal Musa Sultan’ın günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinde kısa bir kesit:
Mümin ol
Halim selim ol
Ahde vefa et
Müsibete sabret
Sözü düşün sonra söyle
İbadete malına güvenme
Yalan söyleme
Hak divanından ayrılma
Bilmediğin kişiye yar olma
Vaktini zayi etme
Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme
Kendinden ulu kimse ile mücadele etme
Dünya için gönlünü mahzun etme
Mevki sahibi kimseye yüzsuyu dökme
ŞEYH BEDREDDİN (BEDREDDİN MAHMUT)
Şeyh Bedreddin, kesin olmamakla beraber 1365 yılında Simavna’da doğmuştur. Şeyh Bedreddin öğrenimine Edirne’de başladı. Bursa ve Konya’da eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek zamanın ünlü bilginlerinden dersler aldı. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ve yaşamı Mısır’da Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmasından sonra değişti. Çünkü Bedreddin o güne kadar hep Sünni İslam anlayışını benimseyenlerin çevresinde bulunmuş ve kendi düşünceleri de öyle şekillenmişti. Şeyh Hüseyin Ahlati ise Ehlibeyt düşüncesini yani Aleviliği benimseyen birisiydi. Şeyh Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati ile yaptığı sayısız tartışma ve sohbet sonrası Aleviliği benimsemişti. Bu aşamadan sonra Şeyh Bedreddin Tebriz’e giderek sarayda düzenlenen tartışmalara katılır. Tekrar Mısır’a dönüşünden kısa bir süre sonra Şeyh Hüseyin Ahlati vefat eder. Şeyh Bedreddin, Hüseyin Ahlati’nin yerine geçer. Bu makamda fazla durmayan Bedreddin Şam, Halep, Karaman, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e uğradıktan sonra 1406 yılında Edirne’ye gelir. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğunda taht kavgası başlar. Süleyman Çelebi’yi yenen Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirir. Hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi, etkisi ve sevenleri giderek artan Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. 1413 yılında Musa Çelebi’yi yenen kardeş Çelebi Mehmet, Şeyh Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir.
Osmanlı İmparatorluğu halk üzerindeki baskısını arttırıyordu. Baskılardan ve zulümden bıkan halk Şeyh Bedreddin’in ve diğer Alevi önderlerinin telkinleri sonucu isyan ediyordu.
Alevi isyan ve ayaklanma tarihinin en önemli halkalarından birini Şeyh Bedreddin oluşturuyor. Şeyh Bedreddin’e bağlı olan Börklüce Mustafa Aydın’da, Torlak Kemal ise Manisa’da şanlı bir direniş gerçekleştiriyorlardı. Bu direnişler Osmanlı ordusuna ağır kayıplar verirken kendileri yenilmekten kurtulamadılar. Börklüce Mustafa’ya ve Torlak Kemal’e yapılan işkence ve bu işkenceye yiğitçe karşı koymasıyla Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Anadolu Alevi halkının asırlarca belleğinde ve yüreğinde yer etmesini sağladı. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in yenilmesi sonucu Şeyh Bedreddin İznik’ten gizlice ayrıldı. Kendisini sevenlerin çok olduğu Deliorman yöresine çekildi. Hâlâ nasıl olduğu anlaşılmayan; Şeyh Bedreddin Osmanlı ordusuna esir düşer. Serez’e götürülen Şeyh Bedreddin orada idam edilir (1420).
ŞEYH BEDREDDİN DÜŞÜNCESİNDEN KESİTLER:
Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.
İnsanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar.
Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.
Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.
İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuşmuşlardır.
İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterirde Hak olarak ona taparlar.
Gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyhleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.
Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.
Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.
İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.
Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.
YUNUS EMRE
Yunus Emre hakkındaki bilgiler kesin olmamakla beraber 1238 yılında doğduğu ve 1320’de hakka yürüdüğüdür şeklindedir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde Yunus Emre’ye ait olduğu iddia edilen mezarlar vardır. Her ne kadar bazıları gizlemeye çalışsa da Yunus Emre bir Alevidir. Sanatıyla, düşüncesiyle kendinden sonraki kuşakları etkileyecek kadar büyük bir kişilik Yunus Emre, bu kişiliğe giden yolda ilk dersi büyük Alevi önderi Hacı Bektaşı Veli’den almıştır.
Yunus Emre Anadolu’da hüküm süren Selçuklu devletinin halkı zulüm altında tuttuğu, baskılar uyguladığı ve bir de durmaksızın yinelenen Moğol saldırılarının olduğu bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde bir de kıtlık olunca Anadolu insanı daha da perişan oldu. Perişan olanlardan biri de Yunus Emre’ydi. Hacı Bektaşı Veli’nin yapıtlarından "Vilayetname"’de geçen anlatıma göre Yunus Emre bu kıtlık olan yılda köyünden yola çıkarak ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin dergâhına varıp biraz buğday isteyecekti. Giderken eli boş gitmemek için yolda heybesine alıç doldurdu. Ulu Hünkâr’ın huzuruna varıp halini anlattı. Bir kaç gün misafir kaldıktan sonra gitme vakti gelmişti. Hünkâr, Yunus’a şöyle dedi: "Buğday mı verelim nefes mi?" Yunus: "Nefesi ne edeyim, eşim çocukların aç bana buğday verin." Bunun üzerine Yunus’a buğday verdiler. Yunus dergâhtan ayrılınca yaptığı hatayı fark etti ve tekrar dergâha döndü. Halifeler durumu Hünkâr’a bildirdiler, o da: "Biz kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye sunduk. Varsın ondan nasibini alsın." dedi. İşte asırlardır güncelliğini ve derinliğini koruyan Yunus Emre kişiliğinin başlangıç noktası burasıdır. Yunus bundan sonra yıllarca Tapduk Emre’nin dergâhında emek verir. Bu aynı zamanda eğitimdir de. Bu eğitim sonucu öğrendiklerini insanlarla paylaşmak için bütün Anadolu’yu gezer.
YUNUS EMRE’NİN DÜŞÜNCELERİ
Yunus Emre, vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre; "Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir".
Yunus Emre şiirlerinde insan, Tanrı, varlığın birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, ölüm, olgunluk, alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. "Yaratılanı severiz yaratandan ötürü". Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke, kırgınlık, kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik, emek, olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları (yaratılanları) birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle (eşyalara) sahip olmak, sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.
Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak, ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir
Hasan Sabbah
Hasan Sabbah, tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir Alevi önderidir. Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.
Hasan Sabbah, İran’ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam’cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır’da kaldı. Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan’a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut’un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.
Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti’nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.
Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.
Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür
mevlâna
Mevlâna’nın Alevi olup olmadığı hep tartışılmıştır. Bizce Mevlâna Alevidir! Hatta diyebiliriz ki, Anadolu’daki Aleviliğin gelişmesinde, yaygınlaşmasında katkıları olmuştur. Mevlâna, bazı kişilerce anlaşılmamakta ya da yarım yamalak anlaşılmaktadır. Bu yanlışlığın temelinde Mevlevilik kurumunun çoğu zaman iktidarlardan yana tavır almasından kaynaklanmaktadır. Ama gözden kaçan ya da bilinçli bir şekilde gözlerden ırak tutulmaya çalışılan Mevlâna’nın düşünceleri, felsefesidir. Çünkü bu felsefe ve anlayış, değil iktidar ile uğraşmayı dünya malı ile bile uğraşmamakta, insanın manevi sorunlarına eğilmekte, varlık sorununa cevaplar vermekte. Böylece de insanın iç dünyasıyla ilgilenmekte ve iç bünyeyi kirden arındırmaya davet etmektedir. Şu gerçeği de dile getirmek lâzım; Mevlevilik, Mevlâna’dan çok sonra kurumlaşmıştır. Dolayısıyla Mevlevilik kurumlaşınca da onun yöneticileri sistem ile iyi geçinmeye çalışmışlar, sistemin kendilerine sağladığı olanaklardan yararlanmışlardır. Bunun Mevlâna’nın düşüncesi ile ilgisinin olduğunun, onun felsefesinin ortayolcu olduğunu böylelikle de onun adına kurumlaşanların böyle davrandığını söyleyenler yanılmaktalar.
“Kim olursan ol
gel.
Yüz bin kere tövbe
etsen ve yüz bin kere
tövbeni bozmuş olsan da
gel.”
Böylesi bir düşünceye sahip ulu bir şahsiyetin, iktidar diye bir sorunu olduğunu söylemek en hafif deyimle utanmazlıktır. Nasıl ki Hacı Bektaş, Bektaşi dergâhını idare edenlerin sorumlusu sayılmazsa, Mevlâna’dan çok sonraları onun adına dergâh kuranlar, iktidarlar ile haşır neşir olmuşlarsa bunda Mevlâna’nın ne sorumluluğu var? Doğrudur. Mevlevilik adına hareket edenlerden bazıları iktidar ile ilişkiler geliştirmişlerdir. Hatta bu yüzden olsa gerek Mevlevilik, Bektaşilik gibi kitleselleşmemiştir. Ama bunun sorumlusu Mevlâna’nın düşünceleri asla değildi.
Mevlâna, düşünce, inanç itibariyle kesinlikle Alevidir. Mevlevilik özünden saptırılmış, iktidarlara hizmet eder hâle gelmiştir, o ayrı konu. Ama Mevlâna kesinlikle Ehlibeyt taraftarıdır. Bu, ne kadar gizlenmeye çalışılsa da açıktır. Bunu kısaca açıkladıktan sonra gelelim Mevlâna hazretlerinin yaşam öyküsüne:
Mevlâna Celalettin Rumi, 1207 yılında Afganistan’ın Belh kentinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası, Bahaeddin Veled, ünlü bir bilgindi. 1218 yılında Moğol saldırıları üzerine Bahaeddin Veled, oğlu Celalettin ile Belh’ten ayrıldı. İran üzerinde çeşitli kentlerde bir süre kalarak Mekke’ye gidip hacı oldu. Hactan sonra Bağdat üzerinden Anadolu’ya geldi. 1228 yılında Konya’ya geldi ve burada Bahaeddin Veled müderrisliğe başladı. Bu dönemde Konya, Selçuklu Devleti’nin başşehri olarak en parlak dönemini yaşıyordu.
Mevlâna, en başta babası olmak üzere bir çok bilginden dersler almış, böylece bilgisini geliştirmişti. Mevlâna’yı tamamiyle tasavvufa yönelten kişi ise İranlı Şemsi Tebrizi’dir. 1244 yılından 1247 yılına kadar Konya’da kalan Şemsi Tebrizi ile Mevlâna günler süren tartışmalar ve sohbetler geliştiriyorlardı. 1247 yılında Şemsi Tebrizi, günümüze kadar çözülmeyen bir şekilde aniden ortadan yok oldu. Bu dönemden sonra Mevlâna daha çok iç benliğine kapandı. Mevlâna’nın yazılı eserleri de bu dönemden sonra ortaya çıktı. Mevlâna, öğretisinin temellerini anlatan Mesnevi adlı yapıtını yazdıktan sonra 1273 yılında Konya’da Hakka yürümüştür.
Mevlâna hazretleri üzerine çok şeyler söylenebilir. Mevlâna, Hacı Bektaş, Yunus Emre ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamıştır. Çeşitli vesileler ile Hacı Bektaş ile diyalogları olmuştur.
Çelişki gibi görünen bir hatırlatma daha yapalım. Mevlâna Alevidir. Bazıları Mevlâna’yı Ehli-Sünnet dairesi içinde görüyorlar. Bu doğru değil. Mevlevilik bütün deformasyonlara rağmen Ehli-Sünnet dairesi içinde yer almıyor. Mevlevilik, bir çok ortak nokta olmasına rağmen Alevi dairesi içinde de yer almıyor. Bu da daha önce belirttiğimiz gibi, Mevleviliği yayanların iktidar ile yakın ilişkide olmalarından kaynaklanıyor. Buna rağmen Mevleviler iktidarlara yaranamamışlardır. Şehirlilere yaranamadıkları gibi köylülere de yaranamamışlardır. Buna karşın örneğin Hacı Bektaş’ın tavrı nettir. O dergâhını küçük bir köyde kurmuştur.
Bütün bunların ışığında Mevlâna salt Alevilerin, Sünnilerin önderi değildir. Hacı Bektaş, Yunus Emre ve daha ismini sayamayacağımız erenler gibi Anadolu’daki bütün insanların önderidir.
Börklüce Mustafa
Börklüce Mustafa, 1400’lerin başında Şeyh Bedrettin önderliğinde gelişen mücadelede, Torlak Kemal ile birlikte büyük bir isyan sonrası asılarak şehit edilen önemli bir isyancı önderdir. Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisiydi. Şeyh Bedrettin, o zamanın haksızlıklarına karşı mücadele etmiş “yarin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” şiarı ile onbinlerce kişiyi aydınlatmış ve örgütlemiş büyük bir önderdir. Osmanlı kaynakları, Börklüce Mustafa için çok çirkin şeyler yazmışlardır. Aynı şeyleri diğer önderler için de yapmışlardır. Çünkü toplumun tarih bilincini karartmak, o toplumu köklerinden koparmaktır. Köksüz bir ağaç nasıl kuruyorsa, kökünden koparılmış bir toplum da geleceğini kuramaz ve yok olup gider. Bunun içindir ki, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa’nın eylem ve söylem birlikteliğini kırmak için Börklüce’nin Şeyh Bedrettin ile ilişkisi olmadığını yazmaktalar. Gerçekler farklıdır. Gerçekler, Şeyh Bedrettin’in başta Aleviler olmak üzere, o günün şartlarında yönetimden memnun olmayan, devletin ağır vergileri ve zulmü altında inleyen kitleleri eğittiği, onlara bu zulmün kader olmadığını anlattığıdır. Bunu Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile yapmıştır. Aslında Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa için ciltler dolusu şeyler yazılabilinir. Ama olayın özeti böyledir.
Bilinmesi gerekenler; Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisidir. Torlak Kemal ile Şeyh Bedrettin’in düşünceleri doğrultusunda bir devlet sistemi kurmak için isyan etmiştir. Bu isyanın sonucunda yenilmiş ve katledilmiştir.
Baba İshak
Bazı kaynaklar Baba İlyas ile Baba İshak’ı birbirine karıştırıyorlar. Bazı bilgilerde Baba İlyas, Baba İshak’ın halifesidir. Yine bazı kaynaklarda ise Baba İshak’ın Baba İlyas’ın halifesi olduğu belirtilir. Doğrusuda budur. Yani Baba İshak, Baba İlyas’ın halifesidir. Aslında bu o kadar da önemli değildir. Netice de her iki önderde büyük Babailer İsyanı’nın önderleridir. Baba İlyas, olayın temel stratejisini belirlemiş, teorisini yapmıştır. Baba İshak ise isyanın pratik gelişimini örgütlemiştir.
Baba İshak, tarihe Babailer İsyanı diye geçen ayaklanmanın Baba İlyas ile beraber önderidir. Baba İlyas’ın şehit edilmesinden sonra isyanı o yönlendirmişti. Mücadelenin gerekçelerini anlatan haksızlıkların, yapılan yanlışları ortaya koyan ve karşısında alternatifleri sunan Baba İlyas’tır. Bu fikirlerin kitleselleşmesini sağlayan, halk topluluklarını örgütleyen Baba İshak’tır. Bu nedenle Baba İshak ve Baba İlyas iç içe geçmişlerdir.
Baba İshak’ın nerede ve ne zaman doğduğu bilinmemektedir. Bilinen Baba İlyas’ın şehadetinden sonra mücadeleye devam ettiğidir. Kesin olmamakla beraber 1240 yılında Amasya’da şehit edildi. Onun şehadetinden sonra Babailer’in çoğunluğu kılıçtan geçirilip yok edildiler. Geriye kalanlar ise mücadelelerine Anadolu’nun dört bir yanına dağılarak devam ettiler.
Yemini
Yedi ulu Alevi ozanından biri olan Yemini’nin nerde ve ne zaman doğduğu bilinmemektedir. 16. Yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Asıl adının Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede Zaviyesinde hizmet ettiği ve Yemini Mahlasınıda burada iken aldığı sanılmaktadır. 1519 yılında yazıldığı tahmin edilen ve Hz. Ali’nin faziletlerini anlatan Faziletname adlı eser Yemini tarafından yazılmıştır.
Dediler ki keramet kanı Haydar
Dayanmaz derdimin dermanı Haydar
Hakkın kudreti sende ayardır
Velayet mülkünün sultanı Haydar
Kanın müminlerin kalbinde mührün
Erenler merdinin merdanı Haydar
Yemini dert bende kıl inayet
Delalete koyma gel onu Haydar
KALENDER ÇELEBİ
Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından olan ve aynı zamanda Hacı Bektaş Dergahı’nda postnişin makamında (en yüksek makam) da bulunmuş olan Kalender Çelebi 1476 yılında doğmuştur.
Kalender Çelebi, oturduğu makamın gereklerini yerine getirerek ecdatlarının yolunda yürüyerek Alevi direniş tarihine geçmiştir. Kalender Çelebi, Osmalı saltanatının egemen olduğu, Anadolu’da yaşayan halkın başta Aleviler olmak üzere ağır baskılar altında yaşadığı dönemde düzenin değişmesi için tarihe geçmiş en büyük Alevi ayaklanmalarından birini gerçekleştirdi. Ayaklanma Alevi tarihinde sıkça yaşanan bir durumdu. Çünkü baskının, dışlanmanın, horlanmanın, katliamların olduğu yerde mutlaka direniş de olur. İşte bütün bunlar Kalender Çelebi’nin önderlik ettiği ayaklanma sürecinde de mevcuttu.
Ayaklanma 1526’larda Kırşehir-Ankara bölgesinde başladı. Ayaklanmaya önderlik eden Kalender Çelebi’nin yanında sayıları az olan ama itikatları, kararlılıkları kesin olan Alevi-Bektaşi topluluğu vardı. Kalender Çelebi, üstüne gönderilen Osmanlı askerini ardı ardına mağlup ediyordu. Bu mağlubiyetler Kalender Çelebi’nin ününü arttırıyordu. Ayaklanmaya katılanların sayısı artıyordu. Osmanlı devlet sisteminden rahatsız olan ne kadar kesim varsa, Kalender Çelebi’nin ayaklanmasına katılıyordu. Ayaklanmacıların sayısı bu katılanlarla 30-40 bin civarına ulaşıyor, kapsamı genişli yerde Maraş, Adana, Tarsus, Sivas bölgelerine kadar ulaşıyordu. Osmanlı kumandanları, ayaklanmayı silahla bastıramayacaklarını anlayınca hilelere başvurdular. Ayaklanmaya katılan kesimleri iyi tahlil eden Osmanlı, onlara çeşitli vaatler vererek ayaklandırmadan vazgeçirdi. Bunun sonucunda Kalender Çelebi’nin yanında onunla başlayanlar kaldı. Bunların sayıları 3-4 bin civarındaydı.
Kalender Çelebi ve geride kalan taraftarları sonuna dek savaştılar. 1527 yılında Nurhak Dağında yapılan savaşta Kalender Çelebi şehit edildi. Başı gövdesinden kopartılarak İstanbul’a gönderildi.
Kalender Çelebi, mücadelesiyle Hacı Bektaş’a, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali’ye bağlılığını göstermiş, aynı zamanda bir çoklarının aksine zalimin zulmüne boyun eğmeyerek Alevi yolunun iyi bir önderi olduğunu kanıtlamıştır.
YEDİ ULU OZAN
Alevi tarihine deyişleriyle, şiirleriyle yön vermiş, Alevi inancına bağlılıklarını yaşamlarıyla kanıtlamış olan yedi ulu ozan şunlardır:
Şah Hatayi
Pir Sultan Abdal
Kul Himmet
Yemeni
Virani
Fuzuli
Seyit Nesimi
Bu yedi ulu ozana Aleviliği teorileştirenler de diyebiliriz. Bu ozanlar Alevilik felsefesini en iyi şekilde dile getirmişlerdir. Bu ozanların şiirleri, söyledikleri sözler Aleviler için adeta kanun sayılmıştır. Cemlerde en çok bu ozanların deyişleri çalınır, şiirleri okunur. Bu ozanların şiirleri ve deyişleri günümüzde de popülerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere bu ozanlar aradan geçen tarihi silmişler, güncelliğinden hiç bir şey kaybetmeden günümüzde de Alevilerin moral ve direnme gücü olan şiirleri, deyişleriyle ölümsüzleştirmişlerdir. Sanırız bu konuda yanlış bir anlaşılma mevcut. Bazı kimseler Alevi ozanların sayısının yedi ozan ile sınırlandığını düşünmekte, söylemekteler. Bu bir yanılgıdır. Alevilerde şüphesiz ulu mertebesine gelecek daha nice ozanlar var. Yalnız bu ozanlar semboldür. Kimse Alevi ozanların sadece bu yedi ulu ozan ile sınırlı olduğunu sanmasın. Bu yedi ulu ozan diğer ozanların temsilcisi, sözcüsü, sembolü konumundadırlar.
BOZOKLU CELAL
"Celallenmek" kavramı Türkçe’ye Bozoklu Celal vasıtasıyla girmiştir. Bozoklu Celal’in yaşamı hakkındaki bilgiler günümüze kadar açığa çıkmamıştır. Var olan bilgilere bakılırsa; Bozoklu Celal Tokat yöresinde yaşamış ve bu bölgede örgütlenmesine başlamıştır. Muhtemelen 1520’lerde Bozoklu İsyanı gerçekleşmiştir. Bu yıllarda (1500’ler) Anadolu halkı büyük bir zulüm altındaydı. Egemen Osmanlı iktidarı halkı ağır vergilere bağlarken, onları bir de Alevi oldukları için dışlıyor, en küçük bir hak talebine büyük baskılarla, katliamlarla karşılık veriyordu. Bozoklu Celal böylesi ağır koşulların hüküm sürdüğü topraklarda Alevi inancının biat etmez, baş eğmez ilkelerini hayata geçiriyordu. Alevi inancı Hz. Ali’den, İmam Hüseyin’den başlayarak hiç bir zaman zalime boyun eğmemiştir. Alevi inancını şekillendiren etmenlerden biri de zalimin zulmüne boyun eğmemek, neticesi ne olursa olsun onlara karşı direnmektir. Bozoklu Celal bu şerefli tarihi bilince çıkarmış ve kendisinden sonrakilere örnek olacak şekilde etrafına yaymıştır. Nitekim daha sonra gelişen bir çok ayaklanmaya "Celali Ayaklanması" adı verildi. Bozoklu Celal, tarihe şanlı bir ayaklanmalar zincirinin başlatıcısı, önderi olarak geçmiştir. Bu anlamıyla önemli olan Bozoklu Celal’in kesin olarak kaç yılında yaşadığı ve şahadete ulaştığı değildir. Önemli olan Bozoklu Celal’in baskı ve zulme karşı direnmiş olmasıdır. Ağır baskı koşullarında Osmanlı iktidarına karşı başkaldırmak ve bu başkaldırıyı süreklileştirmek önemli bir olaydır. Bozoklu Celal bunu başarmıştır. Anadolu’nun dört bir tarafında ezilen insanlara kurtuluşun yolunu göstermiştir.
Hz. Zeynep
Zeynep adı Alevi toplumunda yiğitliğin adı olarak bilinir. Bu yiğitlik kültünün oluşumunu Hz. Zeynep gerçekleştirmiştir. Aslında Zeynep adı salt yiğitlik için değil, aynı zamanda doğruluğun, mertliğin, zalimin zulmüne direnmenin, hakkaniyetin, fedakârlığın... da adıdır. İşte Zeynep isminde sembolleşen bu değerlerin yaratıcısı Hz. Zeynep’tir.
Hz. Zeynep, Hz. Ali’nin ve Hz. Fatma’nın kızıdır. Hz. Zeynep, dedesi Hz. Peygamberin, abileri İmam Hasan ve Hüseyin’in yolundan gitmiştir.
Her şey açık değil mi?
Eğer bir insanın dedesi Hz. Muhammed ise, babası Hz. Ali ise, annesi Hz. Fatma ise, abileri İmam Hasan ve Hüseyin ise; o kişinin nasıl önder bir şahsiyet olduğu yeteri kadar açık değil mi? Böylesi nurlu bir ortamda dünyaya gözlerini açan bir şahsiyetin önderliğini anlatmaya gerek var mı? Zaten önderlik sınavını en muazzam şekilde Kerbelâ’da, Yezit lânetlisinin saraylarında alnı açık, başı dik olarak vermiştir. Tarihin en mühim döneminde hakkaniyeti savunmuş ve savunmasıyla zalimlerin, hainlerin, korkakların, haksızların... önünde boyun eğmeyeceğini kanıtlamıştır. İşte Zeynep böylesi bir kişidir. Asla ideallerinden ve doğrularından taviz vermemenin adıdır. İdeallerini her koşulda savunmanın adıdır.
Hz. Zeynep, Hz. Ali ve evlatlarına yapılan bütün haksızlıklardan payını fazlasıyla almıştır. Ehlibeyt’e düşmanlığın had safhada olduğu bir zamanda yaşamış ve saldırılara cevap olmaya çalışmıştır.
Hz. Zeynep’in yaşamını kısa bir anlatımla anlatmak mümkün değil. Yine Hz. Zeynep’i anlatırken bazı kronolojik bilgiler ve verilerde sınırlı kalmak, Hz. Zeynep gibi büyük bir öncüye haksızlık olur.
KERBELÂ VE ZEYNEP
Kerbelâ... İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük trajedi. Kerbelâ’da sadece trajedi yoktu. Orada aynı zamanda İmam Hüseyin’in bütün insanlığa asırlarca yol gösterecek mesajı da vardı.
Hz. Zeynep’te Kerbelâ’da başına neler geleceğini bile bile İmam Hüseyin ile beraber gitmiştir. Kocasının bütün telkinlerine rağmen Hüseyin’i yalnız bırakmamış ve çocuklarıyla beraber İmam Hüseyin’e yoldaşlık etmiştir. Bu manada doğruları savunmak adına kocasının telkinlerini reddetmiştir. O günün şartlarında bir kadının kocasını dinlememesi ender görülen bir olaydır. Hz. Zeynep burada da önderliğini kanıtlamış ve iradesini ortaya koymuştur. Doğru bildiği yolda sonuna kadar gitmiştir.
Hz. Zeynep’in günümüze kadar süren önderlik anlayışını iyi anlamak gerekiyor. Hz. Zeynep koca iktidarını reddetmiştir. Bu, öylesine verilmiş bir karar değildir. Aksine iyice düşünülmüş, ölçülüp biçilmiş bir karardır. İdealleri uğruna her türlü bedeli vermenin gereğidir. Nitekim Hz. Zeynep Kerbelâ’da İmam Hüseyinle beraber öz evlatlarını da şehit vermiştir. Kendisine olmadık hakaretlerde bulunulmuştur. Hz. Zeynep ise bütün bu zalimliklere karşın başını dik tutmuş ve doğrularını en mükemmel şekilde zalimlere karşı dile getirmiştir. Hz. Zeynep, böylece Ehlibeyt davasının sahipsiz olmadığını göstererek, önderlik gücünü ortaya koymuştur. Bu değerli kadın önderden öğrenecek yığınla ders var. Ne mutlu Zeynep gibi yaşayanlara, yaşamak isteyenlere.
Baba ilyas
Baba İlyas, Babailer isyanının önderidir. Babailer isyanının etkileri yüzlerce yıl devam etti. Babailer isyanı, daha sonraki süreçleri belirleyen önemli bir dönemeçtir. Baba İlyas’ta bu önemli tarihsel başkaldırının önderidir. Baba İlyas’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Horasan bölgesinde doğduğu ve Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden olduğu rivayet edilmekle beraber bazı bilgiler onun Ebul Vefa’nın öğrencisi olduğu yönündedir. Baba İlyas’ın fikirlerinin kısa bir dönemde bütün Anadolu’da yayılması ve etkili olması önemlidir. Bu dönemde Anadolu’da Selçuklu devleti hükümdarlık sürdürüyordu. Selçuklu devleti, bir avuç yöneticinin ve bunların yardakçılarının emrindeydi. Geniş halk yığınları sefalet içinde çırpınıyorlardı. Bunlar yetmezmiş gibi, Selçuklular halk üzerinde muazzam bir baskı kurmuşlardı. Bundan hoşnut olmayan halk yığınlarının derdine Baba İlyas’ın eşitliği, paylaşımı, adaleti savunan düşünceleri derman niteliğindeydi. Baba İlyas, “Allah sevgisinin dinin katı kurallarıyla biçimlenemeyeceğini, insanın ancak kendi gönlünce bu sevgiyi yaratabileceğini” söylüyordu.
Baba İlyas’a göre toplum, “kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin tüm bireylerin oluşturduğu bir bütündü”. Bu bütünün içinde tüm insanlar birbirilerine eşitti. Ne var ki, Selçuklular ve onların egemenliğindeki beylikler böyle olması gereken tanrısal düzenden ayrılmışlar ve güçlüler yeryüzünü kendi aralarında paylaşarak, eşitliği ortadan kaldırmışlardı. Oysa amaç, bütün insanların kardeşçe, barış içinde ve elbirliğiyle üreterek yaşamaları olmalıydı. Kısaca özetlemeye çalıştığımız, Baba İlyas’ın bu bütün insanlığı kucaklayan ve zamanı, mekânı olmayan düşünceleri, etkisini hemen gösteriyordu. Bu düşünceler bütün zamanlar ve mekânlar için geçerlidir.
Böylece Baba İlyas ve yardımcısı Baba İshak, büyük bir örgütlülük geliştirerek mücadeleye başladılar. Mevcut durumdan hoşnut olmayan tüm toplum kesimleri Baba İlyas’ın etrafında birleşiyordu. Selçuklu sultanı 2. Gıyaseddin Keyhüsrev, Baba İlyas’ın bir ayaklanma için hazırlıklar yaptığını sezince, 1239 yılında Baba İlyas’ın üzerine saldırdı. Bunun neticesinde isyan başladı. Baba İlyas’a saldırıyla beraber Baba İshak ayaklanma çağrısı yaptı. Babailer, bir çok yerde Selçuklu birliklerini geri püskürttü. Baba İlyas, 1239 veya 1240 yılında Amasya’da şehit edilmiştir.
Babailer isyanının daha sonraki bir çok gelişmeyi belirlediğini söyledik. Bunlardan ilki, kesin olmamakla beraber, Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas eyleminde yer aldığıdır. Diğer bir bilgi ise, Osmanlı devletinin kurulmasında rol alan Şeyh Edebali’nin Baba İlyas’ın halifelerinden olduğudur. Bu bilgiler her ne kadar muğlaksa da, kesin olan Babailer isyanının büyük bir isyan olduğu ve etkilerinin uzun yıllar devam ettiğidir. Ayrıca Baba İlyas’ın fikirleri Anadolu Aleviliğinin temelini atmıştır.
SULTAN ŞUCAEDDİN VELİ
Sultan Şuca adıyla da anılan büyük Anadolu Velisi’nin doğum ve ölüm tarihleri konusunda kesin kayıtlar yoktur. Bu büyük velinin kişiliğiyle ilgili en çok görülen tekke yaşamı ve Anadolu Alevi kültürüne yapmış olduğu büyük hizmetlerdir.
Şucaeddin Veli Sultan’la ilgili bulunan bilgiler birbiriyle çelişmektedirler. Kimi kaynaklar, 13. yüzyılda Hacı Bektaşlar’la birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olarak gösterirken, birçok kaynak da onun Sultan Orhan ya da 11. Murat dönemlerinde yaşadığını göstermektedir.
Eskişehir Seyitgazi İlçesi’ne 7 km. uzaklıkta bugünkü adıyla Aslanbeyli Köyü içerisinde büyük bir zaviyesi bulunan Şucaeddin Veli Sultan`in zaviyesi bugün bile tarihe ve doğaya meydan okuyarak ayakta kalan büyük bir zaviyedir.
Sultan Şucaeddin’in ,ölümünden sonra yakın taliplerinden Esiri Mahlaslı birisi tarafından kaleme alınan Velayet Name-ı Sultan Şucaeddin adlı menkıbe zamanına ışık tutması bakımından önem taşımaktadır.
Sultan Şuca ile ilgili en büyük kaynak Aslanbeyli köyünde bulunan o muhteşem yapıdır.Bu büyük külliyede bulunan aşevleri toplantı salonu,cemevi ve okuma salonundan anlaşıldığı üzere bura da yüzlerce öğrencinin eğitim gördüğü, yatılı olarak kaldıkları ve eğitim sonucunda da Anadolu köylerine gönderildikleri anlaşılmaktadır. Sultan Şüca’nın kimliğini ve dönemin önemli velilerinden birisi olduğunu belgeleyen bu bina bugün bile benzer işlev yapabilecek durumdadır.
Sultan Şuca’nın, 8. İmam Rıza’nın soyundan geldiği, Anadolu’da birçok mürüdünün bulunduğu, kendisinin dünyalık işlerden pek hoşlanmadığı, muritleriyle birlikte çevre köyleri gezerek toplumu aydınlatma görevi yaptığı bilinmektedir.
Sultan’ın müritleri salt Anadolu ile sınırlı kalmayıp, balkanlara kadar uzanan bir yol izlemişlerdir.
Sultan Şucaeddin Veli Vilayetnamesi’nde verilen bilgilere göre çevresindeki şeyhler ve dedelerin Sultan Şuca’yı büyük bir saygıyla izledikleri, bu şeyhin izinden gittikleri yazılıdır.
Sultan Şuca tekkesinin Alevi edebiyatının, tasavvufunun okullarından olması bu tekkede birçok ozanın yetişmesine neden olmuştur. Hatta yıllar sonra bile burada görev yapan postnişinlerden bazıları şairdir. Genç Abdal olarak bilinen Alevi ozanlarından birisi bu tekkede yetişmiş, en güzel şiirlerini Sultan Şuca tekkesinde yazmıştır.
Bu büyük kulliyede bulunan Aleviliğin tarihi kaynakları ne yazık ki, 1826 tarihinde 11. Mahmut’un Alevi kültür katliamını yaparken yok olmuştur.
Sultan Şuca adına yazılan yüzlerce şiir mevcuttur. Bunlardan bazılarının kendisine ait şiirler olması ihtimali çok büyüktür. Sultan Şuca’nın mahlasıyla yazılmış şiirlere sıkça rastlanıyor.
Sultan Şuca söyler pirden veliden
Biliriz biz bizi Külü Bedadan
Hak Muhammed yolu budur Ali’den
Er yarın hak divanında bellidir
Hem Ali’sin hem Veli’sin Hızır’sın
Hak emriyle alemlere nazırsın
İsmin çağrıldığı yerde hazırsın
Tanrının aslanı Alim gel yetiş
Karacaoğlan
Karacaoğlan’ın hangi bölgede doğduğu, hangi inançtan olduğu, hangi aşirete bağlı olduğu hep tartışılmıştır. Bizce bu tartışmaların hiç bir kıymet-i harbiyesi yok. Neden diye sorulacak olursa; çünkü Karacaoğlan doğaya, insana, sevgiye, aşka verdiği önem ile kibre, benliğe, sosyal statüye vermediği önemle her şeyden önce bir Hak aşığıdır. Bu anlamıyla da Alevi bir gelenekten gelmektedir. Ama Karacaoğlan, bilinen klasik tekke dervişlerinden değildir. Bazı kaynaklara göre, Karacaoğlan’ın aşireti dergâhtan uzaklaşmış ve Karacaoğlan da bu sebepten olsa gerek, fazla bir dergâh eğitimi almamıştır. Karacaoğlan’ın aşiretinin neden dergâhtan koptuğu bilinmemektedir. Bu tür bilgiler her vakit tartışılmıştır. Tıpkı Karacaoğlan’ın nereli olduğunun tartışıldığı gibi. Ama kesin olan, Karacaoğlan’ın güney (Maraş, Antep, Adana, Tarsus) bölgesinden olduğudur. 1600-1700 yılları arasında yaşadığı varsayılmaktadır. Tabi bunların hepsi kesin olmayan ve kesin olmayacak bilgilerdir. Çünkü Karacaoğlan bir ekoldür. Böyle olunca da bir çok Karacaoğlan’lar çıkmıştır. Bazı araştırmacılar şiirlerinden yola çıkarak, şairin kimliğini bulmaya çalışıyorlar. Ve anlaşılıyor ki farklı tarihlerde, farklı mekânlarda yazılmış şiirler var. Çünkü, Karacaoğlan’dan etkilenen, ona saygı ifadesi, onunla bütünleşme manasında Karacaoğlan mahlası çök kullanılmıştır. Aynı olgu Yedi Ulu Alevi ozanlarından Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi ve diğerleri için de geçerlidir. Pir Sultan da bir ekoldür.
Karacaoğlan ekolünü oluşturan en büyük öğe, sosyal statüye duyulan tepkidir. Örneğin; “bana kara diyen dilber, senin de kaşın kara değil mi?”. Bu durumda anlatılan olay, tarih ve mekân farkı gözetmeksizin günümüzde de yaşanmaktadır. Karacaoğlan’ın günümüzde de popüler olmasının nedenlerinden biri bu olsa gerek. Burada belki Karacaoğlan’ın fiziki görünüm ile ilgili söylediği sanıla bilinir. Ama Karacaoğlan şiirlerini manalandıran, burada farklı bir anlam, dediğimiz sosyal statü anlamı çıkmaktadır. Her halûkârda Karacaoğlan, bir güzeli ceylana, güvercine, turnaya benzetmekte ve böylece halka en anlaşılır şekilde ulaşmaktadır. Karacaoğlan’ın deyişlerinde bu içeriğe önem verilip, onun neler anlatmak istediğine ulaşılabilinir.
İşte bizim önderlerimiz bizim pirlerimiz.Görüyoruz ki Anadolunun bir zamanlar gerçek sahipleri gerçek sahip çıkanları bizlermişiz.Biz varmışız!(Birde bugünkü halimize bakın vay bee)
Hepsini saygıyla, sevgiyle anıyoruz Allah bizleri, Muhammed Ali ve bu güzel, ulu pirlerimizin yolundan ayırmasın! Allah Allah
Can seninde ellerine Yüreğine sağlık. ;)
Bizi kötüleyip iftira atanlar pirlerimizede laf atmış demektir.Bu güzel insanların güzellikleri ululukları sevgileri ile atılmış innancımızın temelleri birtakım kesimlere kapak olsun.Biz Abdal Musayız! Biz Yunus Emreyiz! Biz Hacı Bektaşız! Biz Balım Sultanız! İşte biz buyuz Biz ANADOLUYUZ!! EHLİBEYTİZ!
İşte bizim önderlerimiz bizim pirlerimiz.Görüyoruz ki Anadolunun bir zamanlar gerçek sahipleri gerçek sahip çıkanları bizlermişiz.Biz varmışız!(Birde bugünkü halimize bakın vay bee)
Hepsini saygıyla, sevgiyle anıyoruz Allah bizleri, Muhammed Ali ve bu güzel, ulu pirlerimizin yolundan ayırmasın! Allah Allah
Can seninde ellerine Yüreğine sağlık. ;)
Bizi kötüleyip iftira atanlar pirlerimizede laf atmış demektir.Bu güzel insanların güzellikleri ululukları sevgileri ile atılmış innancımızın temelleri birtakım kesimlere kapak olsun.Biz Abdal Musayız! Biz Yunus Emreyiz! Biz Hacı Bektaşız! Biz Balım Sultanız! İşte biz buyuz Biz ANADOLUYUZ!! EHLİBEYTİZ! sevgili can sagolasın yüregini actıgın için seninle aynı duyguları paylaşıyorum saygılar.......
Kadıncık Ana
Kadıncık Ana, Alevi toplumunda en çok bilinen kadın önderlerden biridir. Şöyle ki; Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e geldiğinde çamaşır yıkıyan kadınların yanına geldi. Kadınlara açlığı olduğunu söyledi. Kadınlar da ona verecekleri yemekleri olmadığını söylediler. Kadınlar arasında bulunan Kadıncık Ana, hemen eve gidip bir ekmeğin içine yağ koyarak Ulu Hünkâr’a getirdi. Bunun üzerine Hünkâr şöyle buyurdu: “artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin”. Bu, Alevi kadını için bir sembol olay niteliğindedir.
Gelelim Kadıncık Ana’nın kimliğine. Bu konudaki bilgiler oldukça çelişkili. Bazı kaynaklar, Alevi edebiyatında geçen Fatma Nuriye Hatun, Kutlu Melek, Fatma kavramlarının hepsinin aslında Kadıncık Ana olduğunu söylüyorlar. Bazı kaynaklardan ise bunların hepsinin farklı farklı kimlikler olduğu kanaatindeler. Aynı durum Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli ile ilişki düzeyi için de geçerli. Bazıları Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli’nin eşi olduğunu söylüyor, bazı kaynaklar ise olmadığını.
Bütün bu çelişkilere ve bilinmezliğe rağmen Kadıncık Ana her anlamda bir kadın önderdir. Bu gerçeği hiç bir olasılık değiştirmediği gibi, Kadıncık Ana da sembolleşen Alevi kadınının toplumsal statüsünü de değiştirmiyor. Kadıncık Ana, her daim erkek ile eşit tutulmuş hatta Velayetname’deki bazı bölümlerde erkeğin önünde yer almıştır. Bütün bunların sembolik değeri olduğunu varsayarsak dahi bu, çağının çok çok ilerisinde bir kadın-erkek eşitliğidir. Kadıncık Ana’nın gösterdiği yardımseverlik çok önemlidir. Kadıncık Ana da sembolleşen; Alevi inancının kadına verdiği değerin, tarih boyunca Alevi toplumunda kadın-erkek eşitliğinin sürekliliğine vurgusudur.
Karaca Ahmet
Karaca Ahmet Sultan hakkında Nezihe Araz şunları yazıyor:
“Karaca Ahmet Sultan’ın ismi hemen hemen hiç birimizin yabancısı değildir. Çünkü, onun kurtarıcı eli bütün Anadolu üzerinden geçmiş, her geçtiği yerde derin izler, unutulmaz etkiler bırakmış, insanların gözüne ve gönlüne nur doldurmuştur. Bu yüzden, Karaca Ahmet Sultan’ın bir çok yerde makamı vardır. Meselâ Manisa bölgesinde bu koca erene ayrılan üç türbe sayılmıştır... Karaca Ahmet Sultan da bir çok eren gibi, nerede doğup, nerede öldüğü (hakka yürüdüğü) açık seçik bilinmeyen, hayatı hakkında pek az şey tespit edilmiş ululardan biri.”
Bazı bilgilere göre Karaca Ahmet Horasan’lıdır. Hacı Bektaş Veli’nin talibidir. Hacı Bektaş’ın, “Karacam, bir yerde mekânın olsun, kırk yerde çerağın yansın” dediği rivayet edilmektedir. Karaca Ahmet Sultan, tıbbi bilgisi ile yüzlerce kişiyi sağlığına kavuşturmuş bir hekimdir. Karaca Ahmet’in evlatlarından Hıdır Abdal, Erzincan’da babasının yolunda gidip, bir çok kişiyi aydınlatmıştır.
Karaca Ahmet Sultan, İstanbul’da bulunan tekkede uzun dönem hizmet vermiş ve yine burada hakka yürümüştür. Onun adına anılan türbede günümüze değin hizmet verilmektedir.
Balım Sultan
Bektaşiliği kurumlaştıran önder olarak bilinen Balım Sultan, 1457’de Dinetoka’da doğmuştur. 1517 tarihinde hakka yürümüştür.
Balım Sultan üzerine alabildiğine spekülasyonlar, karalamalar mevcut. Bu iftiraların, eleştirilerin çoğu dayanaksızdır. Diğerleri ise yanlış bilgi ve yanlış yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Bu iddiaların neler olduğu ve bunlara karşın gerçeklerin neler olduğuna burada değinmeyeceğiz. Bizce bilinmesi gerekenler, Balım Sultan’ın Bektaşiliği kurumlaştıran önder olduğudur. Kurumlaşma beraberinde sürekliliği de getirmiştir. Ve Bektaşilik günümüze kadar baskılara, katliamlara rağmen gelmiştir. Bektaşiliğin bugüne kadar kurumsal anlamda gelmesindeki en büyük faktör Balım Sultan’dır. Balım Sultan, dergâhtaki bütün çalışmaları kayıt altına almıştır. Gerçi bu kayıtların çoğu çeşitli zamanlarda yok edilmişlerdir. Buna rağmen bu durum Balım Sultan’ın önderlik kabiliyetini göstermektedir. Balım Sultan, salt kayıt tutmakla yetinmemiş, mevcut olan bir çok olguyu da sistemleştirmiştir. İşte Balım Sultan’ın Cem ayinlerinden tutalım, dergâhtaki eğitime kadar verilen bütün hizmetleri sistemleştirmesi bir noktada merkezileştirmesi, bazı dar kafalıların ve art niyetlilerin Balım Sultan’ı karalamalarına nedendir
Ebu Müslim
Ebu Müslim Horasani, kanlı Emevi saltanatını yıkan büyük önder olarak tarihteki yerini alıyor. Ebu Müslim’in nerede doğduğu ve hangi tarihte doğduğu muhteliftir. Büyük olasılıkla Horasan’da doğmuştur. Bazı kaynaklar 719 yılında doğduğu yönündedir.
Ebu Müslim, zalim Emevi saltanatını yıkan ayaklanmanın başkomutanıdır. Emevi saltanatı her türlü yozluğun merkeziydi. Geniş halk yığınları büyük baskılar altındaydı. Ehlibeyt’e küfür zorunlu kılınmıştı. Her mescitte Ehlibeyte küfürler edilen vaazlar veriliyordu. Emevi yöneticilerinin halkın halinden haberleri yoktu. Onlar kendi zevki sefalarının doruğundaydılar. Bütün bunlara yıllardır sürdürülen Ehlibeyt düşmanlığının yarattığı öfke de katılınca isyan başladı. İsyanı başlatan ve yöneten Ebu Müslim’di. Ebu Müslim isyana katılımları arttırıyor ve sadece Ehlibeyt taraftarlarını değil, Emevi iktidarına karşı rahatsız olanları da örgütlüyordu. İsyan gelişip yayıldıkça ve artık kazanacağı kesinleşince, devreye Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın sülalesi de girmeye başladı. Hâlâ neden ve nasıl iktidarın Abbasilere bırakıldığı bilinmemektedir. Bilinenler, Ebu Müslim’in Emevi ordusunu yenip, Emevi saltanatına son verdiğidir. Ayaklanma zafer ile ve Abbasoğulları’nın iktidarı almaları ile noktalanmıştı. Daha sonraki süreçte Abbasoğulları da Emevi zulmünü aratmayacak davranışlarda bulunmuşlardı. Zaferin sorumlusu ve sahibi Ebu Müslim halk tarafından çok seviliyordu. Bu ilgi Abbasi halifesini korkutmuştu. Ebu Müslim’i kendisine rakip görmeye başlamıştı. Bunun sonucunda Ebu Müslim 755 yılında Abbasi halifesi tarafından şehit edildi. Bu trajik durum Alevi tarihinde bir çok defalar yaşanmıştır.
BARAK BABA
Barak Baba 1257 Tokat doğumlu olarak kayıtlarda gözükmektedir. 1307’de Gilan ‘da kaynar bir kazana atılarak şehit edilmiştir. 0 sıralarda kırk yaşlarında olduğu rivayet edilir.
Baba İlyas’ın halifelerindendir. “Barak Baba, Mahmut Gazan Han ‘in ölümünden sonra yerine geçen kardeşi Olcaytu Mehmed Flüdabende ‘nin itimadına mazhar olmuş ve Amasya ‘da halkı AI-i aba sevgisine davet eder olmuştur.”( HÜSAMEDDiN, H.; Amasya Tarihi. C. 2, s.460. )
Yine aynı yazar Barak Baba’nın Kalender Şeyhlerinden olduğunu, devamlı seyahat ettiğini bildiriyor. Buralarda Han Elçisi sıfatını kullanarak halktan büyük ilgi görüyor. Amasya tarihi Barak Baba’nın fiziğini tarif ederek şunları anlatıyor: Uzun boylu, sert yüzlü, kalın vücutlu, büyük gözlü, kumral saçlı, bıyığı ve kirpikleri oldukça uzun, yağız bir kimse olarak tanımlıyor. Giysilerine önem vermeyen tüm Kalenderi Şeyhleri gibi Barak Baba’nın da değişik kıyafetlerle dolaştığı kaydediliyor.
Kalenderilik bilindiği gibi Orta Asya’dan Horasan taraflarından gelmiş bir tasavvufi harekettir. Bu hareket de diğer Yesevi, Kalenderi tarikatları gibi Anadolu’da Alevi Bektaşi kültürüyle kaynaşıp bütünleşmiştir.
Barak Baba Kalenderi Şeyhi, Hz. Ali ve İmamlara bağlılığı bilinen bir zattır. Kızılbaşlığı konusunda hiç bir zaman yüksünmemiş, bunu yaşamının sonuna kadar savunmuştur. Tekke tekke dolaşarak, yılmadan, usanmadan Alevi felsefesinin yaygınlaştırılmasında ve obalara taşınmasında büyük payı bulunmaktadır.
Barak Baba kaynaklara göre Sarı Saltuk’un mürididir. Ondan nasip almış ve onun gibi davranmış, onun yolunu takip etmiştir.
Barak Baba’nın çok genç yaşlarda adından söz ettirmesi, onun ne derece zeki, atılgan ve yaratıcı birisi olduğunu göstermektedir. Söylediği sözler karşısında herkesi hayrete düşüren Barak Baba, Alevi tekkelerinin en aktif koordinasyon görevini yürüten bir derviş ve baba olarak tanınmaktadır. Her ne kadar genç yaşında ölmüş olsa da adı uzun yıllar Anadolu’da oba oba dolaşmıştır. Her milliyetten ve her dinden kimseler Barak Baba ile ilişkilerini yürütmekten ve tartışmaktan, fikir alışverişi yapmaktan çekinmemiştir.
Barak Baba’yla ilgili anlatılanlar hem menkıbeyi, hem de tarihi yönünü veren bilgilerdir. Kırk yaşlarında işkenceyle öldürülen bu büyük Alevi pirine ait tarihi kaynaklar açıktır. Doğum tarihi konusunda kesin bir kayıt olmasa da ölüm tarihi kesin olarak 1307’dir. Dolayısıyla kırk yaşlarında öldürülen Barak Baba’nın doğum tarihi de kendiliğinden çıkmaktadır.
Kısacık yaşamına çok şeyler sıkıştırmış olan bu Kalenderi Şeyhi Barak Baba, Yunus’un şiirlerinde de sıkça geçmektedir.
Yunus’a Tapduk’dan oldu hem Barak’dan Saltuk’a
Bu nasip çün çuş kıldı ben nice pinhan olam
Yunus Emre’nin bu şiirinde görüldüğü gibi bu üç pir hep birlikte anılmaktadır
İmam ismail
Altıncı İmam Cafer Sadık’ın oğlu olan İsmail’in doğum yeri ve tarihi bilinmemekle beraber, 760 tarihinde hakka yürüdüğü bilinmektedir.
İsmail, adına kurulan İsmailiye mezhebi ile bilinmektedir. Bu mezhep taraftarları, Mısır’da Fatımiler Devleti’ni kurup, Hasan Sabbah gibi dahi bir önder yetiştirmişlerdir.
İmam İsmail hakkındaki bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Bu bilgiler oldukça karmaşıktır. Yine de bizlere göre şöyle bir özet çıkarmak mümkündür: İmam Caferi Sadık’ın şehadetinden sonra Ehlibeyt taraftarları kendi aralarında iki gruba ayrılmış bulunuyorlardı. Bir grup yedinci İmam olarak Musa Kazım’ı kabul ederken, diğer grup imam olarak İsmail’i benimsiyorlardı. Bu karışıklık, çelişki sonucu, Ehlibeyt taraftarları iki gruba ayrılmış oldular. Bazı kaynaklara göre, Ehlibeyt taraftarlarının gücünden çekinen Ehlibeyt düşmanları böyle bir oyun tezgahladılar. Öyle ya da böyle, neticede günümüzde de varlığını sürdüren ve tarihte bir çok önemli başarıya imza atmış olan bir İsmaililik gerçeği var. En doğru çözüm, eksisi artısıyla bu Ehlibeyt taraftarlarını tarihi mirasıyla beraber kucaklamaktır. Ayrı noktalar yerine orta değerler etrafında birleşip, farklılıkları bir zenginlik olarak görmektir. Bizlerin İmam İsmail ile İsmaililik hareketine yaklaşımımız böyledir.
Kul Himmet
Yedi Ulu Alevi ozanından biri olan Kul Himmet’in, onaltıncı veya onyedinci yüzyılda yaşadığı varsayılmaktadır. Tokat bölgesinde yaşadığı ve o bölgede hakka yürüdüğü söylenmektedir. Kul Himmet, Pir Sultan Abdal’ın talibidir. Pir Sultan’ın yolunda yürümüştür. Bazı bilgiler onun Pir Sultan’ın bıraktığı yoldan çalışmalara devam ettiği şeklindedir. Kul Himmet’in deyişleri oldukça akıcı bir yapıya sahiptirler. Kullandığı dil, halkın kullandığı günlük konuşma dilidir. Kul Himmet, bu dilbilgisi ile bir çok mesajı, öğüdü dolayısıyla eğitimi halka vermiştir. Böylece Cem törenlerinin en çok söylenen deyişlerinden olmuştur.
Bir de Kul Himmet Üstadım vardır. Bu mahlayı kullanan Sivaslı İbrahim’dir. Sivaslı İbrahim, Kul Himmet’le olan hayranlığın, ona olan bağlılığını Kul Himmet Üstadım mahlesi ile ölümsüzleştirmiştir.
Kul Himmet’im der ki bu sır Ali’nin
Pirim Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin
Kurbanıyım erkânının yolunun
Kırmızılar giydik alda nemiz var
Kul Himmet’im bu manâdan almayan
Seri, başı dost yoluna vermeyen
Hakkı özünde hazır bilmeyen
Ha dolansın şu cihanı serseri
Virani
Yedi Ulu Alevi ozanlarından biri olan Virani’nin doğum tarihi ve yeri bilinmemekle beraber Kerbelâ çevresinde yaşadığı ve 16. yüzyılın sonlarında, 17. yüzyılın başında yaşadığı bilinmektedir.
Virani’nin çabası; inancın güzelliğini, yüceliğini anlatmak ve bunu insanlara en güzel şekilde, kalplerinde izler bırakacak ve yüce duygulara eriştirecek şekilde yapmaktır.
Virani’nin Balım Sultan’dan icazet (el almak) aldığı ve bir süre Necef’te Hz. Ali’nin türbesinde hizmet ettiği sanılmaktadır. Virani bir çok yeri dolaşmıştır. Demir Baba Velayetnamesinde geçen bir öyküde, Virani’nin Balkanlar’a kadar geldiği ve Demir Baba ile görüştüğü yazılmaktadır. Virani çok derin bir bilgiye sahipti. Üçten fazla dil konuşurdu.
Kıblegâhımdır Muhammed Mustafa
Secdegâhımdır Aliyel Murteza
Canı başı ben Ali’ye vermişim
Yoluna kurban olayım derse
Adem olup insan içine geldim
Hak nasip eylese kandan içeri
Behlil gibi kandan kana gezerken
Bir kana uğradım kandan içeri
Be hey Ademoğlu o Adem değil
Oynatma atını o meydan değil
Süleyman dersen Süleyman değil
Süleyman var Süleyman’dan içeri
Hak lokması yemiş ben de kanmışam
Serim başım Pir yoluna koymuşam
Bu canı vermişem bir can almışam
O canı saklarım candan içeri
Virani gedanın nutkunu halda
Her ne ki ararsan sende sen yolda
Bir kâmil mürşidin buyruğun salda
İlikten damardan bundan içeri
Baba Zünnun
Baba Zünnun’un doğum tarihi ve nerede doğduğu hakkında hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1500’li yıllarda) yaşadığı bilinmektedir. Baba Zünnun, Bozok (Yozgat) yöresinde büyük bir isyan başlatmıştı. Hiç bir isyan sebepsiz olmadığı gibi, Baba Zünnun isyanı da sebepsiz değildi. O dönemde fakir halkın üzerinde alabildiğine baskılar vardı. Halk kıt kanaat geçinmeye çalışırken, devlet sürekli vergiyi yükseltiyordu. Baskılar Alevi, Sünni fark etmeksizin bütün halk üzerinde vardı. Fakat bir çok bölgede Alevilerin toprakları ellerinden alınıp, devletin yerel yöneticilerine ve onların yardakçılarına dağıtılıyordu. Baba Zünnun böylesi koşulların ağırlaştığı bir dönemde yaşıyordu. Baskılar dayanılmayacak boyuta varınca, Baba Zünnun isyan bayrağını açtı. İsyan gittikçe genişliyordu. Baba Zünnun, yerel beyleri yenip zaferler elde ettikçe, katılım da çoğalıyordu. Neticede Osmanlı merkezi Baba Zünnun’un üzerine büyük bir güçle saldırdı. Baba Zünnun yakalanarak vahşice öldürüldü. Baba Zünnun yenilmişde olsa, direnme başarısı göstermiş ve Osmanlı devletinin şahsında egemenlere, haksızlara, zalimlere ağır darbeler vurmuştur.
Ahmet Yesevi
Ahmet Yesevi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hakka yürüyüş tarihi 1166 yılı olarak bilinmektedir. Ahmet Yesevi, günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Çimkent şehrinin Sayram kasabasında doğmuştur. Babasının vefatından sonra Sayram yakınlarında olan Yesi’ye yerleşir. Burada sekizinci imam Ali Rıza’nın öğrencilerinden Arslan Baba’dan eğitim alır. Yesi’ye yerleştikten sonra Yesevi adını alır. Ahmet Yesevi, zamanın önemli merkezlerinden olan Buhara’ya gidip burada Hemadanlı Yusuf Hoca’dan eğitim alır.
Ahmet Yesevi, Aleviliği etkileyen en önemli önderlerden biridir. Ona “Türkistan Piri” de deniliyor. Ahmet Yesevi’yi ırkçılığa, yobazlığa mal etmek isteyen, onun yüce şahsiyetini kendi dar düşünceleri için kullanmak isteyenler var. Ahmet Yesevi’yi Alevilik dışı sayanlar mevcut. Bunların bazıları art niyetli, bazıları ise cahillikten böyle davranıyor. Ahmet Yesevi, bir rivayete göre Anadolu’ya ve diğer bölgelere binlerce halife göndermiştir. Bir çok Alevi menkıbesinde ve şiirinde adı geçmekte olan, hatta en büyük pirlerden kabûl edilen bir şahsiyete başka başka anlamlar biçmek, tek kelimeyle gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Ahmet Yesevi, düşüncesi itibari ile günümüzde dahi Alevi toplumu içinde yaşatılan bir alimdir. Onun kadın erkek eşitliği için söylediği sözler, hep kendisine ve ona tabii olanlara karşı kullanılmıştır. AhmetYesevi şöyle demektedir; “kadın ve erkek birlikte zikir ve tapınma yaparlarsa, kirlilikten arınırlar. Aralarında düşmanlık yerine sevgi oluşur”. Bu sözler Hoca Ahmet Yesevi ile Alevi felsefesinin kadın erkek eşitliği konusundaki tutumuna bir bütünlük sağlamaktadır. Böylesi düşüncelere sahip olan ulu bir şahsiyeti yobazlaştırmak, ırkçılaştırmak komiklik olmaktadır.
Bilinmesi gereken; Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük bir Alevi önderi olduğudur. Yanlış yorum sahiplerini tarih yalanlayacaktır.
Ehli dünya halkımızda şehavet var
Padişahlarda vezirlerde adalet yok
Dervişlerin duasında icabet yok
Türlü bela üstüne yağdı dostlar
Ahir zaman alimleri zalim oldu
Hoşgeldin diyebilenler alim oldu
Hakkı söyleyen dervişlere düşman oldu
Acep şöyle zamanlar oldu dostlar
EDEBALİ
Edebali gibi bir Horasan Piri’ni hemen hemen Anadolu topraklarında yaşayan, biraz da tarihle ilgilenen herkes bilmektedir. Baba İlyas müritlerindendir. Hacı Bektaş ve diğer Horasan Erenleri ile yakın ilişki içinde bulunmuştur.
1326 da öldüğü bilinen bu Horasan Ereni’nin diğer arkadaşları gibi, doğum tarihi de karanlıktır. Ancak Karaman’da doğduğu çeşitli kaynaklarda bildirilir. Edebali, okumuş ve Horasan okulundan gelen bir ailenin çocuğudur. Kendisi de Anadolu’da bulunduğu sürece okumayı, kendisini geliştirmeyi bir görev olarak bilmiştir. İlk derslerini bir Hanefi fıkıhçısı olan Necmeddin ez-Zahidi’nin yanında almıştır. Ardından Dimaşalı’da dönemin tanınmış tasavvufçularından öğrenim görmüş, Dimaşah’dan Anadolu’ya dönünce tasavvuf düşüncesine büyük bir ilgiyle sanılmıştır. Önceleri zaviyesini Eskişehir’e kurmuş olan Edebali daha sonra Ertuğrul ailesiyle tanıştıktan sonra Bilecik’e yerleşerek orada öğrencileri ve müritleri ile tekke dönemine devam etmiştir.
Kaynaklar her ne kadar Edebali ile ilgili değiştirici bilgiler vermiş olsalar da sonuçta yollar aynı yere çıkmaktadır. Kimi kaynaklar bu büyük Şeyh’i, Baba İlyas’ın halifesi gibi gösterirken, kimi kaynaklar da onu bir Ahi Şeyhi olarak noktalamaktadır. Sonuçta her iki yol da aynı yere çıkar. Ali yandaşlığı ve Alevilik.
Edebali’nin Ebul Vefa ’nin bir mensubu olduğunu Katip Çelebi “Vefaiyye tarikatına mensup Edeb Ali” diye vermektedir.”
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük emeği geçen Alevi pirleri gibi Edebali de her nedense gözlerden uzak tutularak Sünnileştirilmek istenmektedir. Ancak kaynakların incelendiğinde onun bir Alevi piri olduğu her noktada ortaya konmaktadır.Zaten ilk Osmanlı Devleti’nde ki dinsel hoşgörü ve hümanist yapı bu pirlerin öncülüğünde kurulmuştu.
Edebali’nin tekkesi de diğer Horasan Erenleri ile ilişki içerisinde olup, her türlü gereksinimleri ve felsefi dünya görüşüyle de aynı telden çalmaktadır. Edebali’nin tekkesinde bulunan ilim ve bilim Anadolu içlerine kadar yayıldığı gibi, Anadolu toprakları dışına da taşmaktadır.
Horasan Erenleri hem Selçuklu, hem de Osmanlı devletinin ilk yıllarında o ülkenin birer yöneticisi gibi sorumlu davranıyor, aynı sorumluluk içerisinde de görevlerini yerine getiriyorlardı. Örneğin Osmanlı Devleti’nin oluşumunda Osman Gazi’ye kızını vererek kayınbabası olan Edebali, Osmanlı Devleti’nin hem ilk kadısı (hakimi) hem de müftüsü pozisyonundadır.
Ertuğrul Gazi’nin. oğlu Osman Gazi, Anadolu topraklarına geldiklerinde Müslümanlıkla pek ilgileri yoktu. Öğrenmeleri gerekli tüm bilgileri ve Kuran-i Hz. Muhammed hakkında ne öğrendilerse Edebali tekkesinde öğrenmişlerdir.
Edebali tekkesinde Kuran okurken,kendisine konuk olan Ertuğrul ne okuduğunu sorar,arkasından söylenenleri tekrar eder hoşuna gitmiştir. Edebali zaman zaman Kuran’dan ayetler okuyarak, Ertuğrul Gazi ve Osman’a örnekler göstermiştir. Her zaman Edebali’den bilgi alıp, yararlanan Osman Gazi Şeyh’in kızı Mal Hatun’a aşık olmuştur. İki yıl Osman Mal Hatun’u şeyhinden alamaz. Üçüncü yıl Şeyh “Benim kızım Mal Hatun senin helalin oldu” diyerek Osman Gazi’ye kızını vermiştir.
İşte bu süreçte küçücük bir beylik olan Osmanlı Beyliği’ne destek veren Horasan Erenleri olan Alevi pirleri, bu Beyliğin kısa sürede büyüyüp, bir devlet kuracak duruma getirmişlerdir. Hacı Bektaşlar, Sarı Saltuklar, Abdal Musalar, Geyikli Babalar ve niceleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş süreçlerinde bilginleri, yöneticileri, öğretmenleri olmuşlardır. Taa ki, ne zaman Alevi inancının ve Alevi’nin toplumsal yaşamının Osmanlı devlet erkanına ve feodal toprak beylerine ters gelmeye başlamasıyla bu ilişkiler tersine dönmüş, 15. yy.lın ortalarından başlayarak kopmaya ve adeta da Aleviler Osmanlı Devleti’nce düşman olarak görülmeye başlanmıştır.
Çünkü Alevilerin yaşamında insanın özü yardır, insan vardır, insanda da tanrının görüntüsü vardı. 0 nedenle insan kutsaldır. Ayrıca bu felsefede toplumsallık vardır, paylaşım vardır, kişi haklanın korunması vardır, yetmiş iki milleti bir görme vardır, dinlere aynı nazarda bakmak vardır. İşte bu görüşler elbette bir devlet içerisindeki bazı kesimlerin çıkarlarıyla çelişecektir. Devlet yöneticilerine de sıcak gelmeyen bu felsefe ortadan kaldırılmalıdır denecektir.
“Şeyh Edebali’nin Babai çevresine bağlı oluşu ve Hacı Bektaş ile bağlantıları, Bektaşi tarikatı ve ilk Osmanlılar arasındaki ilişkilerin incelenişinde mühim öğelerdir. X1V. yy. da başlayarak, bilhassa adı Yeniçerilerin piri olduktan sonra Hacı Bektaş ‘in ulaştığı ehemiyete yol açan da şüphesiz onların korumaları olmuştur” İlk Osmanlıların ilgisi dolayısıyladır ki, Bektaşi tarikatı imparatorluk içindeki üstün yerini almış ve üst derece bir halk tarikatı olarak benimsenmiştir.”6
6
EDEBALİ’DEN ALINAN SÖZLER
Tevazu, zenginlere karşı kibirli, yoksullara karşı. alçak gönüllü olmaktır.
Topra?a ba?lanyn, suyu israf etmeyiniz, mirasynyzyn sa?lam kalmasyna dikkat ediniz.
Veriniz, elleriniz yumuk (kapalı) kalmasın.
İlim-sahiplerini koruyunuz, Ağaç dikiniz.
Ödünç aldy?ynyzy fazlasy ile iade ediniz.
Ba?ynyzy, bahçenizi viran byrakmayynyz.
Bildiklerini öğretenler unutmazlar.
Asıl ölüm, ilimden payını almayanlarındır.
Faydaly ile faydasyzy bilenler bilgi sahipleridir.
Varlıklıya karşı onurunu koruyup, mazlumlara karşı hoşgörülü, alçak gönüllü olmak. -
Cömert olmak, eli kapaly tutmak.
Ağaç dikin, çünkü ağaç medeniyetin temelidir.
Ödünç alınan bir mal, para, emtia geri verilecektir.
Ba?, bahçe, ev, bark viran byrakylmayacaktyr. Çünkü gidemedi?in yer senin de?ildir. -
Ki?i, bildi?ini ö?retecektir.
Ylimden payyny almamy? olanlar, kendilerini ölmü? bilsinler; faydaly,ile faydasyzy ayyrmak için bilim sahibi olmak gerektir.
Bak Oğul!
Beni kır, Şeyh Edebdli ‘yi kırma.
0 bizim boyumuzun ışığıdır.
Terazisi dirhem şaşmaz,
bana karşı gel, ona karşı gelme.
Bana karşı gelirsen üzülür incinirim,
ona karşı gelirsen, gözlerim sana bakmaz,
baksa da görmez olur.
Söziimüz Edebali için değil, senceğiz içindir,
bu dediklerimi vasiyetimi say
Ertuğrul Gazi
ŞEYH EDEBALİ’NİN SULTAN OSMAN’A VASİYETİ
Ey oğul, beysin
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana
Güceniklik bize, gönül almak sana.
Suçlamak bize, katlanmak sana.
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar,
Anlaşmazlıklar bize, adalet sana
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana. Ey oğul,
Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana.
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma!
insanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Ey oğul,
İşin ağır, işin Çetin, gücün kılıca bağlı.
Allah yardımcın olsun.
Aşık Veysel
Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde doğdu. Sivrialan, Sivas’ın tipik bir Alevi köyüdür. Sivas toprağı Alevi toplumuna onlarca ozan/önder yetiştirmiştir. Aşık Veysel’de bu soylu geleneğin temsilcilerindendir.
Aşık Veysel, yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalandı. Bu hastalık Aşık Veysel’i bir gözünden etti. Öteki gözünü de bir kaza sonucu kaybeden Veysel’in dünyası kararmıştı. Ama Veysel kanıtlamıştır ki, insanın görmesi için ille de göz gerekmiyor. Aşık Veysel’in gönül gözü açıktı çünkü.
Her iki gözünü de kaybeden çocuk Veysel’e avunması için saz verdiler. Veysel’in saza ilgisi artınca, Divriği yöresinde bulunan Ali ağadan dersler almaya başladı. Yöre yöre, köy köy gezmeye başlayan Veysel’in ünü bütün çevreye yayılmış oldu.
1931 yılında Sivas’ta düzenlenen halk şairleri bayramında, adını daha geniş bir çevreye duyurma olanağı buldu. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde yazdığı “Destan” büyük ilgi gördü. Bu “Destan’ı” çok beğenilen Aşık Veysel Ankara’ya geldi. Dönemin aydınlarından büyük destek görerek bilgisini ve kültürünü arttırdı.
Doğa, aşk ve toplumsal konularda oldukça duyarlı olan Veysel, bir çok mükemmel eser geride bırakmıştır. Şiirlerini yalın bir dil ile yazmış, yöresel şiveyi korumuştur. Aşık Veysel’in şiirlerinde hep umut vardır. Aşık Veysel her deyişinde, şiirinde, gönül gözleri kapalı olan gözleri açıklara adeta mesaj veriyor. Aşık Veysel’i anlatmak kolay değil. Bugün dahi hiç kimse Aşık Veysel’in “tınısını” yakalayamıyor. Aşık Veysel, Alevi toplumunun bu yüzyılda yetiştirdiği en büyük ozanlardan biridir. Aşık Veysel 21.03.1973 tarihinde, doğduğu köy olan Sivrialan’da hakka yürüdü.
Dadaloğlu
Dadaloğlu’nun hangi tarihte yaşadığı ve nerede yaşadığı hakkındaki bilgiler, diğer önderlerimiz, ozanlarımız gibi muhteliftir. Günümüze kadar ulaşan şiirlerinde güneyde yaşadığı (Adana, Maraş, Toroslar), Avşar boyunda olduğu anlaşılmaktadır. Yazılı kaynaklarda adı geçmemekte.
Dadaloğlu, şiirlerinde yalın bir dil kullanmış, vermek istediği mesajı net olarak vurgulamıştır. Bu şiirlerinde toplumu haksızlıklara karşı başkaldırmaya çağırıyor, örgütlüyordu. “Hakkımızda devlet etmiş fermanı. Ferman padişahın dağlar bizimdir.” Bu şiirler, toplumda çok büyük bir moral etkisi ve bilinç yaratıyordu. Nitekim yazılı kaynaklara sahip olmayan Alevi toplumu, moral ve bilinç düzeyini şiirler ile koruyordu. Şiir, Alevi toplumu için büyük bir öneme haizdir. Asırlarca Alevi toplumu bilinç düzeyini şiir ile geliştirmiş, moralini şiir ile ayakta tutmuştur. Dadaloğlu da bu büyük şairlerden biridir. Şöyle devam ediyor; “ölen ölür kalan sağlar bizimdir”. Bu ve benzer dizelerde Alevi felsefesini bulmak mümkündür. Bazı kimseler ya art niyetlerinden ya da bilgisizliklerinden, Dadaloğlu ve benzer şairlerin, önderlerin Alevi olmadığını söylerler. Bu eğer bilgisizce değilse, art niyetli olarak bazı değerleri tahrif etmek adına yapılıyordu. İnanıyoruz ki, gerçekler zamanla daha bariz şekilde ortaya çıkacaktır. Aynı durum Dadaloğlu gerçeği için de geçerlidir.
Demir Baba
Balkanlardaki Alevi toplumunun önderlerinden olan Demir Baba’nın nerede ve ne zaman doğduğu belli değil. Demir Baba Velayetnamesinden, Demir Baba’nın kerametleri, yaşamı, soy seçeresi ve benzer bilgiler bulunmakla beraber bu bilgileri başka kaynaklardan bulamadığımızdan buraya almıyoruz.
Bilinmesi gerekenler; Demir Baba Balkanlardaki Alevi toplumunun en önemli önderlerinden birisidir. Şeyh Bedrettin’in takipçilerindendir. Tekkesi halen Bulgaristan toprakları içinde sağlam olarak durmaktadır. Demir Baba yüzyılı aşkın yaşamış, çeşitli coğrafyalar gezmiş, bir çok insanı aydınlatmış ve kerametler göstermiştir.
Mutfağında kaynar aşı
Odur Erenlerin başı
Hüseyin Baba karındaşı
Demir Babam hü hü
Gani Sultanım hü hü
Başucunda yeşil tacı
Ona varan olur hacı
Cümlemiz ona duacı
Demir Babam hü hü
Kapısını açtım geçtim
Aşkın ateşine düştüm
Benlik perdesinden geçtim
Demir Babam hü hü
Gül Baba
Gül Baba, aslen Amasya’lıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Gül Baba, büyük ilim, irfan sahibi bir önderdir. Geleceğin hangi temeller üzerinde gelişeceğini iyi görmüş ve bu sebeple günümüzdeki Galatasaray Lisesi olarak bilinen “Enderunu Hümayunha’yı” kurmuştur. Bu okulun bahçesinde yetiştirdiği sarı ve kırmızı güller, okulun sembolü olmuştur.
Gül Baba, derin bilgisi, hayata ve sorunlara olumlu yaklaşımı, yardımseverliği ve daha sayamayacağımız bir çok meziyetin sahibidir. Bir rivayete göre Gül Baba, musahibi olan Garip Dede ile bir çok diyar gezmiş ve insanları aydınlatmıştır. Gül Baba, Alevi inanç ve felsefesini Macaristan topraklarına taşımış ve 1541 yılında Macaristan’ın Budapeşte kentinde hakka yürümüştür. Günümüzde Macaristan’ın başkenti olan Budapeşte şehrinde Gül Baba’nın türbesi bulunmaktadır. Macar kültüründe önemli bir yer edinen Gül Baba, filmlere, tiyatro oyunlarına, operalara, kitaplara konu olmuştur. Gül Baba, günümüzdeki yol erenlerine ışık tutmakta ve onlara bilimi, sevgiyi, dostluğu, dayanışmayı öğütlemekte. Böylece asırlar sonra bile hizmetini ifa (yerine getirmek) etmektedir. Ne mutlu Gül Baba’nın ve diğer önderlerin yolunda yürüyenlere
|