Balta
26.03.2006, 15:46
12 Eylülden bu yana uygulanan depolitizasyon politikası anlaşılmadan, bugün, düzen güçlerinin dahi şikayet eder hale geldiği; duyarsızlaşma, yozlaşma ve çürüme anlaşılamaz.16 Mayıs tarihli Hürriyet, İstanbul Üniversitesi'nde iki gencin, ders yapılan amfide esrar kullanırken resmini yayınladı. Habere göre; 20 Nisan 2005 tarihinde çekilen resimdeki "öğrenciler", okulda uyuşturucu satışı da yapıyorlardı. Aynı gün, aynı gazetenin köşe yazarı Tufan Türenç ise, İstanbul'daki bir Üniversite'de, günlerce yapılan duyurular ve öğretim üyelerinin öğrencilere tavsiyelerine rağmen, "ünlü" bir ekonomi profesörünün konferansına sadece 11 öğrencinin katıldığını, aynı saatte büyük amfide ise bir kadın şarkıcının toplantısında salonun tıklım tıklım dolu olduğunu anlatıyordu.
Tufan Türenç yazısına, "Gençlikle ilgili bir gerçek öykü" başlığı koymuş. Yerinde bir başlık, ama eksik. Çünkü, bugün üniversitelerde iki gençlikten sözedilebilir. Birincisi, politik gençliktir. Diğeri ise, Türenç'lerin de savunduğu bu düzenin, kapitalizmin eseri olan, düzen politikaları önünde set oluşturamadığı için bu hale gelen gençliktir.
üniversitelerinizin, bu gençliğinizin gerçek öyküsüdür. Uzun bir öyküdür hem de. Temel noktalarına vurgu yapacağımız gibi; 12 Eylülden bu yana merkezi olarak uygulanan politikalarla ortaya çıkan bir öyküdür. Kapitalizmi savunanların, demokrat gençliğin mücadelesine karşı şu veya bu şekilde düşmanlık besleyenlerin; soruşturmalarla, okuldan atmalarla, baskı ve sindirme politikalarıyla yaratılan bu üniversitelerden ve onun gençliğinden şikayet etmeleri abesle iştigaldir.
Ama, adeta onların bu tabloda hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi şikayet ediyorlar. Örneğin, duyarlı, mücadeleci gençleri soruşturmalarla susturmak isteyen bir rektör, kendi organizasyonu olan bir mitinge öğrenciler katılmadı diye duyarsızlıktan şikayet edebiliyor. gençliğe düşmanlığı tescilli Emin Pazarcı gibi yazarlar, gençliğin ne hale geldiğini, nasıl dünyadan bihaber olduğunu anlatabiliyor.
Amfideki esrar partisi, düzenin yarattığı gençliğin en uç boyuttaki örneğidir. Ama, asla istisna değildir. Belki esrar partileri sıkça amfilere taşınmıyor, ama fuhuştan uyuşturuya kadar düzenin türlü yozlaşma sonuçları gençliği her geçen gün içine çekiyor. Bunun da ötesinde, esrar partisi resminde görülmesi gereken sadece uyuşturucu da değildir. Bu sonuçlardan sadece biridir. Duyarsızlık, bananecilik ondan daha mı kabul edilebilirdir? Ya da, apolitik gençlik, esrar içenden daha mı masumdur? Düzen böyle yansıtmak ister, çünkü öbür türlüsü, kendi sorumluluğunu gizlenemez hale getirecektir. Gençliğe yönelik 12 Eylül'den bugüne uygulanan politikalarla amfideki esrar partisi arasında kurulacak doğrudan bağı ve apolitikleştirmenin olduğu yerde her türlü dejenerasyonun boy vereceği bilimsel gerçeğini gizlemek içindir bu çaba.
12 Eylül cuntasının ilk hedefi gençlikti. Çünkü gençlik; en dinamik, örgütlü, politik kesimdi, geniş halk kitlelerinin bilinçlenmesinde de öncü bir rol oynuyordu. YÖK bu amaçla kuruldu ve bugüne kadar cuntası, sivil iktidarları ile yaşatıldı. Örgütlenmek, öcü gibi gösterildi. (Bu konuda örgüt fobisi yaratan kimi sol çevrelerde cuntanın apolitikleştirme politikasına destek verdiler.) Kitaplar, "suç aleti" olarak sergilendi masalarda. En küçük gençlik hareketi zorla bastırıldı, mücadeleci gençliği okullardan uzaklaştırmak için disiplin soruşturmaları acımasızca işletildi. Ve tüm bunlar, bugün de sürdürülmektedir.
Peki nasıl bir gençlik isteniyordu bunlar uygulanırken?
Bugünkü tablo işte bu sorunun cevabındadır. Gençlik apolitik olmalıydı. Bunun doğal sonucu ve buna ulaşmak için izlenecek yöntemlerin, uyuştucudan bencilliğe, köşe dönmecilikten umutsuzluğa kadar tam bir bataklık yaratacağını çok iyi biliyorlardı. Tek tipleştirmenin önemli bir yanını yozlaştırma oluşturmuştur hep bugüne kadar.
Depolitazasyon ve pasifikasyon politikalarının yanında, bu durumun emperyalizmin tüm dünyadaki politikaları ile de yakından bağı vardır. Küreselleşme dedikleri sürecin önemli bir ayağını ideolojik boyut oluşturmaktadır. Emperyalistler, kendi gençliği de dahil, gençliğin dinamizmini ve idealist olmaları yanıyla belli kanala akışını kontrol altında tutmak ister. Bunun en önemli araçlarından biri ideolojik olarak düzenlerine kazanmak iken, ötekisi buna bağlı olarak kültüreldir. Emperyalizm bu amaçla her türlü iletişim araçlarını kullandığı gibi, uyuşturucu gibi araçları da kullanır. Ülkemizde de böyle olmuştur. Emperyalizmin bu politikalarıyla, 12 Eylülün derin pasifikasyon ortamı bütünleşmiş ve sonuç almıştır kendi cephesinden.
Kapitalizmin ideolojisi hakim kılındıkça, gençliğin değerleri de değişmiş, her türlü yozlaşma sahte özgürlük kılıfına büründürülerek beyinlere işlenmiş ve yaşam tarzı haline getirilmiştir. Çıkarcılığın, bencilliğin, gemisini kurtaran kaptan anlayışı, ideallerin yerini almıştır.
Bu konuda, Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Prof. Dr. İbrahim Armağan'ın 1979 gençliği ile bugünü karşılaştıran 23 yıllık araştırması hatırlanacaktır. Prof. Dr. Armağan, gençliğin değerlerinin, son 20 yıl içinde alt üst olduğunu kaydederek, "Sosyolojik açıdan kaybolmuş bir gençlikle karşı karşıyayız" diye özetliyordu, ortaya çıkan tabloyu. Araştırmaya göre; düzenin "anarşi-terör" demagojisi ile sürekli karalandığı 12 Eylül gençliğinin idealleri vardı ve en önemli değerleri arasında en başta "özgürlük ve sevgi" geliyordu. Bugün ise, değerler sıralamasının başına "para, zenginlik" oturuyor.
Denilebilir ki, 1979'da sistem farklı mıydı, kapitalizm hayatın her alanında kendi ideolojisini ve yaşam tarzını dayatmıyor muydu? Evet böyleydi. Ama karşısında büyük bir güç vardı; kitlesel mücadele gerçeği vardı ve bu mücadelenin omurgasını gençlik oluşturuyordu. Bu nedenle mücadelenin içinde olan olmayan bütün gençlik kitlesi bu ortamdan şu veya bu oranda etkileniyor ve düzen kendi politikalarını yaşama geçirmekte büyük oranda zorlanıyordu.
İlerici gibi bir sorunu kalmayan, büyük oranda liberalleşen kimi aydınlar, bu gerçekleri görmezden gelmek için özel bir çaba içerisine giriyorlar ve bugünkü yozlaşma tablosuna "özgürlük" adını veriyorlar. Kuşkusuz, yukarıdaki araştırmada ortaya konulan "özgürlük" ile onların sözünü ettiği özgürlük arasında hiçbir benzerlik yoktur. Onların özgürlük dedikleri; sorumsuzluk, duyarsızlık, beyinlerin boş olması ve emperaylist kültürün dayattığı yaşam tarzının hakim kılınmasıdır.
Bu yüzden bir çok olguyu da açıklamakta çaresiz kalmakta ve palyatif çözümlerle kendilerini avutma yoluna sapmaktadırlar. Oysa sorun, bugün savundukları kapitalizmin kendisindedir. Ama o yıllar "kaybolan yıllardı" diyerek boş yere kendilerini avutmaya çalışıyor ve bu tür araştırmalarda bir paradoks arıyorlar. Öyle ya insanlar ölüyordu, işkencelerden geçiriliyor, çatışmalar yaşanıyordu, ama bu araştırmanın da ortaya koyduğu gibi, bugünle kıyaslanamayacak şekilde "mutluyuz" diyorlar, ve ideallerinden, değerlerinden söz ediyorlardı. Paradoks dedikleri buydu. Ama tam tersidir gerçek. O kaybolan yıllar dedikleri, mücadelenin gençliği sarıp sarmaladığı yıllardır ve gençliğin mutlu olması kadar doğal bir şey yoktur. Bunun kaynağı, ideolojileri, gelecek umutları ve ideallerinin olmasındadır.
Bugün geniş gençlik kitlesi herşeyden önce umutsuz, idealsiz bırakılmıştır. Yapılan bütün araştırmalar bu konuda çarpıcı veriler sunmaktadır. Gelecekten umudunu kesmiş, tek düşüncesi yurtdışına kaçmak olan, para kazanmak dışında herhangi bir ideal taşımayan bir gençlik vardır karşımızda. Sadece üniversite gençliğinden de söz etmiyoruz. Liseli gençliğin durumu da farklı değildir bu konuda. Örneğin, 2005 yılı başında İstanbul'da 14-19 yaş arası liseliler arasında yapılan araştırmada; gençlerin yüzde 60'ının içkiyle 15 yaşın altında tanıştığı tesbit ediliyor ve bu gençliğin yüzde 38'inin dönmemek üzere yurtdışına gitmek istediği belirtiliyordu. Çarpıcı olan bir başka nokta ise, yüzde 66 gibi büyük bir çoğunluğun, gelecekten umutsuz oluşuydu.
Bataklığı yaratanlar, sorunları çözemezler
Gençliğin bugün içinde bulunduğu bataklığı yaratanların "ne olacak bu gençliğin hali?" diye "çözüm" aramalarının hiçbir anlamı yoktur, aldatmacadır. Sorunun parçası olanlar, çözemezler. Kapitalizmi savunanlar, empreyalist kültürü özgürlük diye pazarlamak isteyenler çözemezler. Gençliğin mücadele etmesine, örgütlenmesine şu veya bu argümanla karşı çıkan, gençlik mücadelesini "anarşi-terör" diye yansıtan herkes, bugünkü gelinen tabloda sorumluluk sahibidirler. İster "sol"dan, ister sağ'dan olsun, onların da gençliğe verebilecekleri hiçbir şey yoktur.
Gençlerimizi düzene terk etmeyeceğiz. Onlar, kapitalizmin yarattığı bataklığın "kurbanı" durumundadırlar. Her kişi bu konuda sorumluluk almalı, en geniş gençlik kitlesine ulaşma araçlarını yaratarak, onlara nasıl bir düzende yaşadığımızı göstermeli, kendilerine özgürlük diye yutturulmak istenen yaşam tarzına ayna tutmalıdır. Onları bilgilendirmek, ideallerle donatmak, cinsellikle, giyim kuşamla "kişilik kazanma"nın olamayacağını, bunun tam da bir kişiliksizleştirme perdesi olduğunu kavratmak ilerici ve aydın gençliğin sorumluluğu olmalıdır.
Ülkesinin bağımsızlığı, halkının özgürlüğü idealleriyle yaşayan, mücadele eden bir gençlik, yozlaştırma, kişiliksizleştirme, apolitikleştirme, kısaca düzenin bütün politikalarına karşı mücadele eden gençliktir.
Onlar; düşünen, üreten, örgütlenen, ülke ve dünya sorunlarına duyarlı, hak arama bilinci gelişmiş, ülkelerinin bağımsızlığı için emperyalizmin her alandaki politikalarının karşısına dikilen, faşist politikalar karşısında demokrasi mücadelesinin ön saflarında yer alan, kapitalizmin yarattığı yoksulluğa ve yozlaşmaya karşı savunan gençliktir.
Bizim Gençlerimiz bu bataklıkta olmamalıdır.
Tufan Türenç yazısına, "Gençlikle ilgili bir gerçek öykü" başlığı koymuş. Yerinde bir başlık, ama eksik. Çünkü, bugün üniversitelerde iki gençlikten sözedilebilir. Birincisi, politik gençliktir. Diğeri ise, Türenç'lerin de savunduğu bu düzenin, kapitalizmin eseri olan, düzen politikaları önünde set oluşturamadığı için bu hale gelen gençliktir.
üniversitelerinizin, bu gençliğinizin gerçek öyküsüdür. Uzun bir öyküdür hem de. Temel noktalarına vurgu yapacağımız gibi; 12 Eylülden bu yana merkezi olarak uygulanan politikalarla ortaya çıkan bir öyküdür. Kapitalizmi savunanların, demokrat gençliğin mücadelesine karşı şu veya bu şekilde düşmanlık besleyenlerin; soruşturmalarla, okuldan atmalarla, baskı ve sindirme politikalarıyla yaratılan bu üniversitelerden ve onun gençliğinden şikayet etmeleri abesle iştigaldir.
Ama, adeta onların bu tabloda hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi şikayet ediyorlar. Örneğin, duyarlı, mücadeleci gençleri soruşturmalarla susturmak isteyen bir rektör, kendi organizasyonu olan bir mitinge öğrenciler katılmadı diye duyarsızlıktan şikayet edebiliyor. gençliğe düşmanlığı tescilli Emin Pazarcı gibi yazarlar, gençliğin ne hale geldiğini, nasıl dünyadan bihaber olduğunu anlatabiliyor.
Amfideki esrar partisi, düzenin yarattığı gençliğin en uç boyuttaki örneğidir. Ama, asla istisna değildir. Belki esrar partileri sıkça amfilere taşınmıyor, ama fuhuştan uyuşturuya kadar düzenin türlü yozlaşma sonuçları gençliği her geçen gün içine çekiyor. Bunun da ötesinde, esrar partisi resminde görülmesi gereken sadece uyuşturucu da değildir. Bu sonuçlardan sadece biridir. Duyarsızlık, bananecilik ondan daha mı kabul edilebilirdir? Ya da, apolitik gençlik, esrar içenden daha mı masumdur? Düzen böyle yansıtmak ister, çünkü öbür türlüsü, kendi sorumluluğunu gizlenemez hale getirecektir. Gençliğe yönelik 12 Eylül'den bugüne uygulanan politikalarla amfideki esrar partisi arasında kurulacak doğrudan bağı ve apolitikleştirmenin olduğu yerde her türlü dejenerasyonun boy vereceği bilimsel gerçeğini gizlemek içindir bu çaba.
12 Eylül cuntasının ilk hedefi gençlikti. Çünkü gençlik; en dinamik, örgütlü, politik kesimdi, geniş halk kitlelerinin bilinçlenmesinde de öncü bir rol oynuyordu. YÖK bu amaçla kuruldu ve bugüne kadar cuntası, sivil iktidarları ile yaşatıldı. Örgütlenmek, öcü gibi gösterildi. (Bu konuda örgüt fobisi yaratan kimi sol çevrelerde cuntanın apolitikleştirme politikasına destek verdiler.) Kitaplar, "suç aleti" olarak sergilendi masalarda. En küçük gençlik hareketi zorla bastırıldı, mücadeleci gençliği okullardan uzaklaştırmak için disiplin soruşturmaları acımasızca işletildi. Ve tüm bunlar, bugün de sürdürülmektedir.
Peki nasıl bir gençlik isteniyordu bunlar uygulanırken?
Bugünkü tablo işte bu sorunun cevabındadır. Gençlik apolitik olmalıydı. Bunun doğal sonucu ve buna ulaşmak için izlenecek yöntemlerin, uyuştucudan bencilliğe, köşe dönmecilikten umutsuzluğa kadar tam bir bataklık yaratacağını çok iyi biliyorlardı. Tek tipleştirmenin önemli bir yanını yozlaştırma oluşturmuştur hep bugüne kadar.
Depolitazasyon ve pasifikasyon politikalarının yanında, bu durumun emperyalizmin tüm dünyadaki politikaları ile de yakından bağı vardır. Küreselleşme dedikleri sürecin önemli bir ayağını ideolojik boyut oluşturmaktadır. Emperyalistler, kendi gençliği de dahil, gençliğin dinamizmini ve idealist olmaları yanıyla belli kanala akışını kontrol altında tutmak ister. Bunun en önemli araçlarından biri ideolojik olarak düzenlerine kazanmak iken, ötekisi buna bağlı olarak kültüreldir. Emperyalizm bu amaçla her türlü iletişim araçlarını kullandığı gibi, uyuşturucu gibi araçları da kullanır. Ülkemizde de böyle olmuştur. Emperyalizmin bu politikalarıyla, 12 Eylülün derin pasifikasyon ortamı bütünleşmiş ve sonuç almıştır kendi cephesinden.
Kapitalizmin ideolojisi hakim kılındıkça, gençliğin değerleri de değişmiş, her türlü yozlaşma sahte özgürlük kılıfına büründürülerek beyinlere işlenmiş ve yaşam tarzı haline getirilmiştir. Çıkarcılığın, bencilliğin, gemisini kurtaran kaptan anlayışı, ideallerin yerini almıştır.
Bu konuda, Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Prof. Dr. İbrahim Armağan'ın 1979 gençliği ile bugünü karşılaştıran 23 yıllık araştırması hatırlanacaktır. Prof. Dr. Armağan, gençliğin değerlerinin, son 20 yıl içinde alt üst olduğunu kaydederek, "Sosyolojik açıdan kaybolmuş bir gençlikle karşı karşıyayız" diye özetliyordu, ortaya çıkan tabloyu. Araştırmaya göre; düzenin "anarşi-terör" demagojisi ile sürekli karalandığı 12 Eylül gençliğinin idealleri vardı ve en önemli değerleri arasında en başta "özgürlük ve sevgi" geliyordu. Bugün ise, değerler sıralamasının başına "para, zenginlik" oturuyor.
Denilebilir ki, 1979'da sistem farklı mıydı, kapitalizm hayatın her alanında kendi ideolojisini ve yaşam tarzını dayatmıyor muydu? Evet böyleydi. Ama karşısında büyük bir güç vardı; kitlesel mücadele gerçeği vardı ve bu mücadelenin omurgasını gençlik oluşturuyordu. Bu nedenle mücadelenin içinde olan olmayan bütün gençlik kitlesi bu ortamdan şu veya bu oranda etkileniyor ve düzen kendi politikalarını yaşama geçirmekte büyük oranda zorlanıyordu.
İlerici gibi bir sorunu kalmayan, büyük oranda liberalleşen kimi aydınlar, bu gerçekleri görmezden gelmek için özel bir çaba içerisine giriyorlar ve bugünkü yozlaşma tablosuna "özgürlük" adını veriyorlar. Kuşkusuz, yukarıdaki araştırmada ortaya konulan "özgürlük" ile onların sözünü ettiği özgürlük arasında hiçbir benzerlik yoktur. Onların özgürlük dedikleri; sorumsuzluk, duyarsızlık, beyinlerin boş olması ve emperaylist kültürün dayattığı yaşam tarzının hakim kılınmasıdır.
Bu yüzden bir çok olguyu da açıklamakta çaresiz kalmakta ve palyatif çözümlerle kendilerini avutma yoluna sapmaktadırlar. Oysa sorun, bugün savundukları kapitalizmin kendisindedir. Ama o yıllar "kaybolan yıllardı" diyerek boş yere kendilerini avutmaya çalışıyor ve bu tür araştırmalarda bir paradoks arıyorlar. Öyle ya insanlar ölüyordu, işkencelerden geçiriliyor, çatışmalar yaşanıyordu, ama bu araştırmanın da ortaya koyduğu gibi, bugünle kıyaslanamayacak şekilde "mutluyuz" diyorlar, ve ideallerinden, değerlerinden söz ediyorlardı. Paradoks dedikleri buydu. Ama tam tersidir gerçek. O kaybolan yıllar dedikleri, mücadelenin gençliği sarıp sarmaladığı yıllardır ve gençliğin mutlu olması kadar doğal bir şey yoktur. Bunun kaynağı, ideolojileri, gelecek umutları ve ideallerinin olmasındadır.
Bugün geniş gençlik kitlesi herşeyden önce umutsuz, idealsiz bırakılmıştır. Yapılan bütün araştırmalar bu konuda çarpıcı veriler sunmaktadır. Gelecekten umudunu kesmiş, tek düşüncesi yurtdışına kaçmak olan, para kazanmak dışında herhangi bir ideal taşımayan bir gençlik vardır karşımızda. Sadece üniversite gençliğinden de söz etmiyoruz. Liseli gençliğin durumu da farklı değildir bu konuda. Örneğin, 2005 yılı başında İstanbul'da 14-19 yaş arası liseliler arasında yapılan araştırmada; gençlerin yüzde 60'ının içkiyle 15 yaşın altında tanıştığı tesbit ediliyor ve bu gençliğin yüzde 38'inin dönmemek üzere yurtdışına gitmek istediği belirtiliyordu. Çarpıcı olan bir başka nokta ise, yüzde 66 gibi büyük bir çoğunluğun, gelecekten umutsuz oluşuydu.
Bataklığı yaratanlar, sorunları çözemezler
Gençliğin bugün içinde bulunduğu bataklığı yaratanların "ne olacak bu gençliğin hali?" diye "çözüm" aramalarının hiçbir anlamı yoktur, aldatmacadır. Sorunun parçası olanlar, çözemezler. Kapitalizmi savunanlar, empreyalist kültürü özgürlük diye pazarlamak isteyenler çözemezler. Gençliğin mücadele etmesine, örgütlenmesine şu veya bu argümanla karşı çıkan, gençlik mücadelesini "anarşi-terör" diye yansıtan herkes, bugünkü gelinen tabloda sorumluluk sahibidirler. İster "sol"dan, ister sağ'dan olsun, onların da gençliğe verebilecekleri hiçbir şey yoktur.
Gençlerimizi düzene terk etmeyeceğiz. Onlar, kapitalizmin yarattığı bataklığın "kurbanı" durumundadırlar. Her kişi bu konuda sorumluluk almalı, en geniş gençlik kitlesine ulaşma araçlarını yaratarak, onlara nasıl bir düzende yaşadığımızı göstermeli, kendilerine özgürlük diye yutturulmak istenen yaşam tarzına ayna tutmalıdır. Onları bilgilendirmek, ideallerle donatmak, cinsellikle, giyim kuşamla "kişilik kazanma"nın olamayacağını, bunun tam da bir kişiliksizleştirme perdesi olduğunu kavratmak ilerici ve aydın gençliğin sorumluluğu olmalıdır.
Ülkesinin bağımsızlığı, halkının özgürlüğü idealleriyle yaşayan, mücadele eden bir gençlik, yozlaştırma, kişiliksizleştirme, apolitikleştirme, kısaca düzenin bütün politikalarına karşı mücadele eden gençliktir.
Onlar; düşünen, üreten, örgütlenen, ülke ve dünya sorunlarına duyarlı, hak arama bilinci gelişmiş, ülkelerinin bağımsızlığı için emperyalizmin her alandaki politikalarının karşısına dikilen, faşist politikalar karşısında demokrasi mücadelesinin ön saflarında yer alan, kapitalizmin yarattığı yoksulluğa ve yozlaşmaya karşı savunan gençliktir.
Bizim Gençlerimiz bu bataklıkta olmamalıdır.