munzur_hozat
07.07.2005, 23:05
Mustafa Kemal Paşa daha başında, milleti organize edip, kurtuluş savaşına başlarken, inanç yolu, dinsel manevi hedef olarak; BEKTA??L?K-MEVLEV?L?K-AH?L?K öğretisini, stratejik hedef-ortak amaç olarak göstermiştir.
Anadolu’nun manevi mimarlarını ve aydınlanmacılarınıda: Hâce Bektaş Veli (1209/10-1270/3?) - Mevlâna Celaleddin Rumi (1207-1273) - Ahî Evren (H.567/M.1175-1261/2) - Hacı Bayram-ı Veli (1352-1428/29)’yi direk olarak işaret etmektedir.
Bektaşilik; avamın anlayacağı tarzda bir öğreti olduğundan, kent, kasaba ve kırsal alan ortalama insana hitap ettiği ve “bir olalım, iri olalım, diri olalım” ilkesi topyekün bir savaşta önemli belgi olduğu için, Mevlevilik; havass-elit kesime hitap ettiği ve “her kesimi, kim olursa olsunu kucakladığı” için, Ahilik; tüm ülkedeki esnaf ve zanatkar ile sanatkarlara hitap ettiği ve tarihsel olarak da alt yapısını oluşturduğu için, ve de üçü de seculer/laik olduklarından özel olarak seçilmişlerdir.
Bunların üçü de Alevilik içinde birer ekol olduğundan çok önemlidir...
Mevlâna Celaleddin Rumi’nin dolayısı ile de Mevlevililiğin iki dönemi vardır.
Birinci dönemi Moğol işbirlikçisi olan ve katı Sünni resmi ideoloji ile bir duruştur.
Özellikle buna karşın; ?kinci dönem ise, halktan yana, Aleviliğin bir kolu gibi hareket etmesidir.
Bu iki dönemi birbirinden kesin hatları ile ayırmak gerekir.
Bektaşileri Moğol işgaline karşı, silahlı olarak, kırsal kesimde görürken, Ahileri de şehirlerde direnişte görmekteyiz.
Daha sonra bu oluşuma Mevleviler de katılmışlardır...
Mevlâna Celaleddin Rumi’ye batıni eğitimi veren, Alamut ?smaili ?mamının Hüccet'i ya da baş Dai'si (?emseddin Muhammed) ?ems-i Tebrizi (1183/4-1247/8) Konya'ya 15 Kasım 1243 (1244 yılı başı da olabilir)’de gelir.
Konya'da kaldığı üç yıl içinde ?ems, önce Sünni olan Mevlana'yı istediği biçime sokmuş, dönüştürmüş ve değiştirmiştir.
Mevlâna bu aydınlanma ile ?ems'in öğrettikleri ve onun için; “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü.
Ancak beraberlikleri uzun sürmedi.
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetlemiş; ölümü düğün gecesi ne veya gelin gecesi manasına gelen “?eb-i Arûs’’a benzetmiş, yeni bir hayatın başlangıcı olarak görmüştür.
?şte bundan sonra, Aleviliğin bir kolu (?emsilik) olarak Mevlevililik öğretisine yeni biçim kazandırılmıştır...
?nsanlık Tarihi’nin anlaşılması için, geçmişi iyi bilmek, bugünü daha detaylı anlamaya yaradığı gibi, yarınki amacı ve geleceğin hedeflerinin belirlenmesi için de stratejik baz oluşturur ve bilinçli düşünmemizi sağlar.
Bilgi yitik bir mal olduğu kadar, tarihsel mirastır da, bilgiden yararlanarak zihinsel dağarcık doldurulurken onu da kılavuz seçmemiz ve mürşit gibi her şeyin üstünde tutmamız gerekir.
Mustafa Kemal Paşa’nın öncülük ettiği dil – tarih - kültür devrimlerinin bilinç kökenlerini tarihin çok derinliklerde aranmalıdır.
Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920 Cuma günü, Augustus mabedinin yanındaki Hacı Bayram Camisi’nde namaz kıldıktan sonra, BMM’sini açması, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyeti ilan edeceğinin ve kurulacak yeni devletin rejiminde bu olacağının bir işaretini vermiştir.
Ankara, tarihin garip bir cilvesi olarak, ikinci kez başkent olmuştur.
Ahi Cumhuriyetinden esinlenerek ve etkilenerek yeni Türk Cumhuriyeti’ni Mustafa Kemal ve arkadaşları kurmuşlardır.
Bankalara Sümer ve Eti adının verilmesi de bir göstergedir.
Atatürk; Orta-Asya Türk, Sümer, Eti (Hitit) ve Anadolu uygarlıklarından esinlenerek tarih ve laiklik, kültür devrimlerini gerçekleştirmiş ve ulusal bilincin gelişmesine neden olmuştur.
Türkler (100-920) dönemi ve Müslümanlaştıkları (920-1080) yıllarında Türkçe’den başka dil kullanmamışlardır.
Büyük Selçuklu ?mparatorluğu-Anadolu Selçuklu Devleti-Osmanlı ?mparatorluğu’nda ilim dili Arapça ve edebiyat dili Farsça kullanılmıştır.
Osmanlı Devletinde yazışma dili olarak eklektik ağdalı Osmanlıca kullanılsa bile bu Türkçe’nin yerini alamamış, Halk ile Devlet yöneticileri arasında uçurum yaratmıştır.
Atatürk bu durumu fark ettiğinden çare ve çözüm arayışına girmiştir.
Atatürk sorunun çözümünü tarihte aramış ve Karaman Beyliği’nde bulmuştur.
Mehmet Bey 15 Mayıs 1277 tarihinde yayınladığı bir fermanla Türkçe resmi dil olmuştur.
Atatürk; yine dil devrimi konusunda, Karamanoğlu Mehmet Bey’den esinlenerek ve etkilenerek yeni Türk Alfabesini oluşturmuş ve Türkçe’nin ulusal dil olmasını sağlamıştır.
23 Nisan 1920’de, Ankara’da gerçekleşen olay, sadece Büyük Millet Meclisi’nin açılışından ibaret değildir.
Aynı anda, ülkemizdeki siyasal egemenlik anlayışı köklü ve kalıcı bir biçimde değişmiştir.
Egemenlik, “kayıtsız ve şartsız” olarak millete/ulusa devredilmiştir.
“Despotik-Saltanat” ve “şeri-hilafet” gibi kurumların egemenlik anlayışı yıkılmıştır.
Toplumu yönetim gücünün kaynağı olarak “milet iradesi” gösterilmiş, ?stiklal Savaşının ve T.C.’nin itici gücü olmuş, “tam bağımsız ve demokrat bir Türkiye” yaratma süreci başlamıştır.
Osmanlı cemaat düzeninin “tebeası-kulları”, “vatandaş-yurttaş” kimliğini kazanıp “özgür birey-insan” olabilmiştir.
Türkler- Türkmenler “Ulusal Kimlik”lerini esas yurtları Orta-Asya’dan Anayurtları kabul ettikleri Anadolu’ya getirmiş ve şekillendirmişlerdir.
Yeniden “Türk Kimlik”i biçimlenirken ırkı mensubiyetten çok “Türk Kültür ve Ortak Tarihi Miras ” temel alınarak, yeniden yapılandırılmıştır.
Bu yeniden yapılandırma da “ümmetçi ve mozaik tanımı olan, Osmanlıcılık” yerine; çoğunluk ulus Türk-Türkmen adıyla bir alışım olan “Türk Ebrusu” metodu kullanılmıştır.
Türk Ebrusu yönteminde ırkçılık ve ümmetçilik yoktur; “Türk Kültür Kimliği” vardır.
Bu metodun ifadesi Cumhuriyetin kuruluş sürecinde “T.C. Vatandaşlığı ve Atatürk Milliyetçiliği” kavramıyla özgür ve eşit yurttaşlık bilinciyle anlamlandırılmıştır.
Türk kavimleri çoğunluk olarak Avrasya Coğrafyasına dağıldıklarından 21. yüzyılda olmamıza karşın tam anlamıyla uluslaşma sürecini tamamlayamamışlardır.
Anadolu’nun manevi mimarlarını ve aydınlanmacılarınıda: Hâce Bektaş Veli (1209/10-1270/3?) - Mevlâna Celaleddin Rumi (1207-1273) - Ahî Evren (H.567/M.1175-1261/2) - Hacı Bayram-ı Veli (1352-1428/29)’yi direk olarak işaret etmektedir.
Bektaşilik; avamın anlayacağı tarzda bir öğreti olduğundan, kent, kasaba ve kırsal alan ortalama insana hitap ettiği ve “bir olalım, iri olalım, diri olalım” ilkesi topyekün bir savaşta önemli belgi olduğu için, Mevlevilik; havass-elit kesime hitap ettiği ve “her kesimi, kim olursa olsunu kucakladığı” için, Ahilik; tüm ülkedeki esnaf ve zanatkar ile sanatkarlara hitap ettiği ve tarihsel olarak da alt yapısını oluşturduğu için, ve de üçü de seculer/laik olduklarından özel olarak seçilmişlerdir.
Bunların üçü de Alevilik içinde birer ekol olduğundan çok önemlidir...
Mevlâna Celaleddin Rumi’nin dolayısı ile de Mevlevililiğin iki dönemi vardır.
Birinci dönemi Moğol işbirlikçisi olan ve katı Sünni resmi ideoloji ile bir duruştur.
Özellikle buna karşın; ?kinci dönem ise, halktan yana, Aleviliğin bir kolu gibi hareket etmesidir.
Bu iki dönemi birbirinden kesin hatları ile ayırmak gerekir.
Bektaşileri Moğol işgaline karşı, silahlı olarak, kırsal kesimde görürken, Ahileri de şehirlerde direnişte görmekteyiz.
Daha sonra bu oluşuma Mevleviler de katılmışlardır...
Mevlâna Celaleddin Rumi’ye batıni eğitimi veren, Alamut ?smaili ?mamının Hüccet'i ya da baş Dai'si (?emseddin Muhammed) ?ems-i Tebrizi (1183/4-1247/8) Konya'ya 15 Kasım 1243 (1244 yılı başı da olabilir)’de gelir.
Konya'da kaldığı üç yıl içinde ?ems, önce Sünni olan Mevlana'yı istediği biçime sokmuş, dönüştürmüş ve değiştirmiştir.
Mevlâna bu aydınlanma ile ?ems'in öğrettikleri ve onun için; “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü.
Ancak beraberlikleri uzun sürmedi.
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetlemiş; ölümü düğün gecesi ne veya gelin gecesi manasına gelen “?eb-i Arûs’’a benzetmiş, yeni bir hayatın başlangıcı olarak görmüştür.
?şte bundan sonra, Aleviliğin bir kolu (?emsilik) olarak Mevlevililik öğretisine yeni biçim kazandırılmıştır...
?nsanlık Tarihi’nin anlaşılması için, geçmişi iyi bilmek, bugünü daha detaylı anlamaya yaradığı gibi, yarınki amacı ve geleceğin hedeflerinin belirlenmesi için de stratejik baz oluşturur ve bilinçli düşünmemizi sağlar.
Bilgi yitik bir mal olduğu kadar, tarihsel mirastır da, bilgiden yararlanarak zihinsel dağarcık doldurulurken onu da kılavuz seçmemiz ve mürşit gibi her şeyin üstünde tutmamız gerekir.
Mustafa Kemal Paşa’nın öncülük ettiği dil – tarih - kültür devrimlerinin bilinç kökenlerini tarihin çok derinliklerde aranmalıdır.
Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920 Cuma günü, Augustus mabedinin yanındaki Hacı Bayram Camisi’nde namaz kıldıktan sonra, BMM’sini açması, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyeti ilan edeceğinin ve kurulacak yeni devletin rejiminde bu olacağının bir işaretini vermiştir.
Ankara, tarihin garip bir cilvesi olarak, ikinci kez başkent olmuştur.
Ahi Cumhuriyetinden esinlenerek ve etkilenerek yeni Türk Cumhuriyeti’ni Mustafa Kemal ve arkadaşları kurmuşlardır.
Bankalara Sümer ve Eti adının verilmesi de bir göstergedir.
Atatürk; Orta-Asya Türk, Sümer, Eti (Hitit) ve Anadolu uygarlıklarından esinlenerek tarih ve laiklik, kültür devrimlerini gerçekleştirmiş ve ulusal bilincin gelişmesine neden olmuştur.
Türkler (100-920) dönemi ve Müslümanlaştıkları (920-1080) yıllarında Türkçe’den başka dil kullanmamışlardır.
Büyük Selçuklu ?mparatorluğu-Anadolu Selçuklu Devleti-Osmanlı ?mparatorluğu’nda ilim dili Arapça ve edebiyat dili Farsça kullanılmıştır.
Osmanlı Devletinde yazışma dili olarak eklektik ağdalı Osmanlıca kullanılsa bile bu Türkçe’nin yerini alamamış, Halk ile Devlet yöneticileri arasında uçurum yaratmıştır.
Atatürk bu durumu fark ettiğinden çare ve çözüm arayışına girmiştir.
Atatürk sorunun çözümünü tarihte aramış ve Karaman Beyliği’nde bulmuştur.
Mehmet Bey 15 Mayıs 1277 tarihinde yayınladığı bir fermanla Türkçe resmi dil olmuştur.
Atatürk; yine dil devrimi konusunda, Karamanoğlu Mehmet Bey’den esinlenerek ve etkilenerek yeni Türk Alfabesini oluşturmuş ve Türkçe’nin ulusal dil olmasını sağlamıştır.
23 Nisan 1920’de, Ankara’da gerçekleşen olay, sadece Büyük Millet Meclisi’nin açılışından ibaret değildir.
Aynı anda, ülkemizdeki siyasal egemenlik anlayışı köklü ve kalıcı bir biçimde değişmiştir.
Egemenlik, “kayıtsız ve şartsız” olarak millete/ulusa devredilmiştir.
“Despotik-Saltanat” ve “şeri-hilafet” gibi kurumların egemenlik anlayışı yıkılmıştır.
Toplumu yönetim gücünün kaynağı olarak “milet iradesi” gösterilmiş, ?stiklal Savaşının ve T.C.’nin itici gücü olmuş, “tam bağımsız ve demokrat bir Türkiye” yaratma süreci başlamıştır.
Osmanlı cemaat düzeninin “tebeası-kulları”, “vatandaş-yurttaş” kimliğini kazanıp “özgür birey-insan” olabilmiştir.
Türkler- Türkmenler “Ulusal Kimlik”lerini esas yurtları Orta-Asya’dan Anayurtları kabul ettikleri Anadolu’ya getirmiş ve şekillendirmişlerdir.
Yeniden “Türk Kimlik”i biçimlenirken ırkı mensubiyetten çok “Türk Kültür ve Ortak Tarihi Miras ” temel alınarak, yeniden yapılandırılmıştır.
Bu yeniden yapılandırma da “ümmetçi ve mozaik tanımı olan, Osmanlıcılık” yerine; çoğunluk ulus Türk-Türkmen adıyla bir alışım olan “Türk Ebrusu” metodu kullanılmıştır.
Türk Ebrusu yönteminde ırkçılık ve ümmetçilik yoktur; “Türk Kültür Kimliği” vardır.
Bu metodun ifadesi Cumhuriyetin kuruluş sürecinde “T.C. Vatandaşlığı ve Atatürk Milliyetçiliği” kavramıyla özgür ve eşit yurttaşlık bilinciyle anlamlandırılmıştır.
Türk kavimleri çoğunluk olarak Avrasya Coğrafyasına dağıldıklarından 21. yüzyılda olmamıza karşın tam anlamıyla uluslaşma sürecini tamamlayamamışlardır.