dionysos
30.03.2006, 17:46
http://www.dhkc.org/www/album/0001.jpg
30 Mart 1972'de Kızıldere'de Mahir Çayan ve arkadaşları katledilmiştir ve bugün 30 Mart 2006... Mahir'lerin katledilişinin 34. yıl dönümünde ON'ların anısına bu yazıyı buraya aktarıyorum...
*********************
KIZILDERE’YE DOĞRU
Yoldaşlarını birer birer kalbine gömer Mahir. Bilir ki artık attığı her adım bu ülkenin kaderine damgasını basacaktır. Bilir ki en çetin kuşatmalar savaşılarak yarılır.
Bilir ki namusun, onurun, erdemin ve devrimin kitabında başlanan işi yarım bırakmak, yorulmak, tereddüt etmek yoktur. Hem nasıl tereddüt edebilir ki;
ON’lar değil midir en sevdiklerini bu çok sevdiği vatan topraklarına bir tohum gibi saçan,
ON’lar değil midir bu ülkeden işgalcilerin ayak izleri silininceye kadar savaşa and içen,
ON’lar gözlerini budaktan esirgememiştir bir kez bile.
Bütün saldırılara karşı dimdik ayakta kalmış, boyun eğmemiş, gerilememişlerdi. Ya özgürlüğü kucaklayacaklar ya da bu topraklara bedenleriyle ekeceklerdi özgürlük tohumlarını.
Dağlara doğru yol görünmüştü gayrı.
Artık bütün yollar Karadeniz dağlarına uzanıyordu.
Adının dünyalar kadar büyüyeceğinden habersizdi hala Kızıldere. Güneş vurur, kar erir, eriyen kar damla damla sızardı yatağına.
Bir kez bahara döndü mü günler, köpüklenir, çağlayarak akardı nehirlere doğru. Bir kez bahara döndü mü mevsim, sabırsızlanır, coşar, kanatlanıp uçardı yamaçlardan aşağı. Her baharda daha bir kızarırdı rengi. Şimdi sabırsızlık vaktiydi Kızıldere’nin.
Şimdi sabırsızdılar Mahir’ler; Deniz’ler darağaçlarına her gün daha fazla yaklaşmaktaydılar.
Sabırsızdı düşman darağaçlarını kurmak ve Mahir’leri yoketmek için.
Sabırsızlık kervan olmuş Kızıldere’ye yürüyor.
Şimdi kulağı seste, gözleri yolda Kızıldere’nin. Duyuyor ağır çamurda bata çıka ilerleyen gerillanın postal seslerini.
*
Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, makarna yüklü bir kamyonun kasasında Karadeniz’e doğru yola çıktılar.
Takvim 16 Mart’ı gösteriyordu.
18 Mart akşam üzeri Ünye’ye ulaştılar. Oradan Fatsa’nın Yapraklı Köyü’ndeki Mehmet Atasoy’un evine geçtiler. Mehmet Atasoy Mahir’e Ankara’da kendilerine yardım eden etmeyen herkesin gözaltına alındığını anlattı. Operasyonlardan kurtulan kadro ve savaşçıların bir kısmı Karadeniz’de buluşacaklardı.
Bu arada Deniz’lerin idam kararları mecliste oylanmış, kabul edilmiş, dosya onay için Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın önüne konmuştu.
Bir şeyler yapmak için bekleyecek bir saniyeleri bile yoktur artık.
Hedef bu toprakları işgal eden emperyalistlerdir.
Ünye Radar Üssü’nde çalışan İngiliz teknisyenleri rehin almaya karar verirler.
26 Mart 72’de Ünye Radar Üssü’nde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırırlar. Teknisyenleri kaçırdıktan sonra "Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Par-lamentosu ve Hükümetine" başlıklı bir bildiri postalarlar.
"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine
1972’nin Türkiye’sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, kurşunlarıyla yok olacaklardır.
Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü olan NATO’da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:
1-İnfazlar derhal duracak,
2-Hiçbir devrimci ve yurtsever asılmayacaktır.
3-En çok 48 (kırksekiz) saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
Bu şartlar yerine getirilmediği taktirde, kesin olarak bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir..."
(Mahir, Turhan Feyizoğlu, s. 523)
İsmet İnönü İngilizlerin kaçırılması için şöyle söyler; "Ülkemizde çalışan İngilizler ulusun şerefinin teminatı altındadır. Onları öldürmek bütün ulusu leke ve töhmet altında bırakacaktır. Böyle bir cinayete mani olmalıyız. Resmi vazifelilerin yardımcısı olarak halkımızın her ferdinin bir vatan müdaafası yapar gibi teması olanlar, teması olmayanlar kaçıranları her yerde takip etmeli, mutlaka izlerini bulmalıdır."
Emperyalizmin gönüllü uşakları emperyalizmin işgal ettiği bu topraklarda ajanların, Türkiye halkların düşmanlarının sahiplenilmesini "şereflerinin" teminatı olarak adlandırıyorlardı. Türkiye halklarını, öncülerini ihbar etmeye teşvik ediyor, bunu ev sahipliğinin bir gereği olarak göstermeye çalışıyorlardı.
İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Genel Komutanlığında görevli Tuğgeneral Vehbi Parlar, Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng Ünye’ye geldi. Bölge havadan ve karadan ablukaya alındı. Her taraf Ankara, Tokat, Amasya’dan gelen birlikler tarafından didik didik aranmaya başlandı.
Gerillalar 28 Mart’ta Kızıldere Köyü Muhtarı Emrullah Aslan’ın evine ulaştılar. Saffet Alp, Sebahattin Kurt, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru birkaç gün önceden gelmişlerdi.
Aramalar sırasında Tokat civarında üç İngiliz’in kaçırıldığı araç bulunur. Katliam çeteleri Adalılara yaklaşmaktadır.
*
29 Mart gecesi, Saat 23.30...
Kolluk güçleri Kızıldere Köyüne geldiler. Gün 30 Mart’a devrilmişti. Saat 05.00 civarında iki asker köy muhtarının evine yaklaştılar. Ev iki katlı kerpiç bir evdi. Üst katta nöbette bekleyen gerilla askerlerin eve yaklaştığını gördü, yoldaşlarına haber verdi.
Savaşçılar Muhtar Emrullah Aslan’a dışarı çıkmasını, askerlerin neden geldiğini öğrenmesini söylediler. Muhtar gerillalara kapısını açmıştır ama herhangi bir baskında devlet karşısında kendini nasıl aklayacağını da düşünmüştür önceden. Kim kazanırsa onun yanında yer almış olacaktır aklınca. Bunun için daha askerler gelmeden önce gerillaların evine zorla girdiğini, kendisinin korkudan onları kabul ettiğini, aslında devletin yanında ve her türlü yardıma hazır olduğunu anlatan bir mektubu hazırlamış koynunda saklamaktadır. Eğer gerillalar bu savaşı kazanırsa onlara da "bakın size kapımı açtım, ekmeğimi sizinle bölüştüm" diyecektir. Muhtar dışarı çıktı ve hain, sinsi mektubu uzattı askerlere. Devlete sığındığını, kendilerini bu "anarşistlerin" elinden kurtarmasını söyledi. Gerillalar muhtarın ihanetini gördüler. Anlamışlardı, her tarafları kuşatılmıştı şimdi. Son çarpışmaya hazırladılar üslerini...
Üst kata çıkıp çatışmak için gerekli hazırlıkları tamamladılar. Evin çatısından ateş edebilecekleri, hedeflerini belirleyebilecekleri mazgal delikleri açtılar, düşmanla kimlerin muhatap olacağını kararlaştırdılar. Alt kata barikat kurup kapıyı sağlamlaştırdılar, su ve yiyecek stoklarını gözden geçirdiler. Evet burdan sağ çıkmayacaklardı ama düşmana kolay bir zafer de tattırmayacaklardı. Her mermide düşmanı düşmanlığına pişman edecekler, her mermide akıllardan silinmeyecek bir destanın dizesini nakşedeceklerdi bu topraklara.
Tam bu sırada pis, yılışık bir sesin "çocukların arkasına sığınıyorlar" dediğini duydular. Onlar bugüne kadar hiç kimsenin arkasına sığınıp canlarını kurtarmaya çalışmamışlardı ki. Onlar en olmadık koşullarda bile kimsenin zarar görmesine izin vermemişlerdi. Hangi çocukların arkasına sığınırlardı. Birden Muhtarın torunları olduğunu hatırladılar. Muhtar giderken çocukları götürmemişti yanlarında. Öyleyse çocuklar evdeydi. Arayıp buldular ve salıverdiler çocukları. Düşman bütün gücüyle oradaydı. Polisi, ordusu, MİT’i, kontrgerillası...
Savaşın hasımları yüzyüzeydi...
30 Mart 1972'de Kızıldere'de Mahir Çayan ve arkadaşları katledilmiştir ve bugün 30 Mart 2006... Mahir'lerin katledilişinin 34. yıl dönümünde ON'ların anısına bu yazıyı buraya aktarıyorum...
*********************
KIZILDERE’YE DOĞRU
Yoldaşlarını birer birer kalbine gömer Mahir. Bilir ki artık attığı her adım bu ülkenin kaderine damgasını basacaktır. Bilir ki en çetin kuşatmalar savaşılarak yarılır.
Bilir ki namusun, onurun, erdemin ve devrimin kitabında başlanan işi yarım bırakmak, yorulmak, tereddüt etmek yoktur. Hem nasıl tereddüt edebilir ki;
ON’lar değil midir en sevdiklerini bu çok sevdiği vatan topraklarına bir tohum gibi saçan,
ON’lar değil midir bu ülkeden işgalcilerin ayak izleri silininceye kadar savaşa and içen,
ON’lar gözlerini budaktan esirgememiştir bir kez bile.
Bütün saldırılara karşı dimdik ayakta kalmış, boyun eğmemiş, gerilememişlerdi. Ya özgürlüğü kucaklayacaklar ya da bu topraklara bedenleriyle ekeceklerdi özgürlük tohumlarını.
Dağlara doğru yol görünmüştü gayrı.
Artık bütün yollar Karadeniz dağlarına uzanıyordu.
Adının dünyalar kadar büyüyeceğinden habersizdi hala Kızıldere. Güneş vurur, kar erir, eriyen kar damla damla sızardı yatağına.
Bir kez bahara döndü mü günler, köpüklenir, çağlayarak akardı nehirlere doğru. Bir kez bahara döndü mü mevsim, sabırsızlanır, coşar, kanatlanıp uçardı yamaçlardan aşağı. Her baharda daha bir kızarırdı rengi. Şimdi sabırsızlık vaktiydi Kızıldere’nin.
Şimdi sabırsızdılar Mahir’ler; Deniz’ler darağaçlarına her gün daha fazla yaklaşmaktaydılar.
Sabırsızdı düşman darağaçlarını kurmak ve Mahir’leri yoketmek için.
Sabırsızlık kervan olmuş Kızıldere’ye yürüyor.
Şimdi kulağı seste, gözleri yolda Kızıldere’nin. Duyuyor ağır çamurda bata çıka ilerleyen gerillanın postal seslerini.
*
Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, makarna yüklü bir kamyonun kasasında Karadeniz’e doğru yola çıktılar.
Takvim 16 Mart’ı gösteriyordu.
18 Mart akşam üzeri Ünye’ye ulaştılar. Oradan Fatsa’nın Yapraklı Köyü’ndeki Mehmet Atasoy’un evine geçtiler. Mehmet Atasoy Mahir’e Ankara’da kendilerine yardım eden etmeyen herkesin gözaltına alındığını anlattı. Operasyonlardan kurtulan kadro ve savaşçıların bir kısmı Karadeniz’de buluşacaklardı.
Bu arada Deniz’lerin idam kararları mecliste oylanmış, kabul edilmiş, dosya onay için Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın önüne konmuştu.
Bir şeyler yapmak için bekleyecek bir saniyeleri bile yoktur artık.
Hedef bu toprakları işgal eden emperyalistlerdir.
Ünye Radar Üssü’nde çalışan İngiliz teknisyenleri rehin almaya karar verirler.
26 Mart 72’de Ünye Radar Üssü’nde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırırlar. Teknisyenleri kaçırdıktan sonra "Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Par-lamentosu ve Hükümetine" başlıklı bir bildiri postalarlar.
"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine
1972’nin Türkiye’sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, kurşunlarıyla yok olacaklardır.
Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü olan NATO’da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:
1-İnfazlar derhal duracak,
2-Hiçbir devrimci ve yurtsever asılmayacaktır.
3-En çok 48 (kırksekiz) saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
Bu şartlar yerine getirilmediği taktirde, kesin olarak bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir..."
(Mahir, Turhan Feyizoğlu, s. 523)
İsmet İnönü İngilizlerin kaçırılması için şöyle söyler; "Ülkemizde çalışan İngilizler ulusun şerefinin teminatı altındadır. Onları öldürmek bütün ulusu leke ve töhmet altında bırakacaktır. Böyle bir cinayete mani olmalıyız. Resmi vazifelilerin yardımcısı olarak halkımızın her ferdinin bir vatan müdaafası yapar gibi teması olanlar, teması olmayanlar kaçıranları her yerde takip etmeli, mutlaka izlerini bulmalıdır."
Emperyalizmin gönüllü uşakları emperyalizmin işgal ettiği bu topraklarda ajanların, Türkiye halkların düşmanlarının sahiplenilmesini "şereflerinin" teminatı olarak adlandırıyorlardı. Türkiye halklarını, öncülerini ihbar etmeye teşvik ediyor, bunu ev sahipliğinin bir gereği olarak göstermeye çalışıyorlardı.
İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Genel Komutanlığında görevli Tuğgeneral Vehbi Parlar, Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng Ünye’ye geldi. Bölge havadan ve karadan ablukaya alındı. Her taraf Ankara, Tokat, Amasya’dan gelen birlikler tarafından didik didik aranmaya başlandı.
Gerillalar 28 Mart’ta Kızıldere Köyü Muhtarı Emrullah Aslan’ın evine ulaştılar. Saffet Alp, Sebahattin Kurt, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru birkaç gün önceden gelmişlerdi.
Aramalar sırasında Tokat civarında üç İngiliz’in kaçırıldığı araç bulunur. Katliam çeteleri Adalılara yaklaşmaktadır.
*
29 Mart gecesi, Saat 23.30...
Kolluk güçleri Kızıldere Köyüne geldiler. Gün 30 Mart’a devrilmişti. Saat 05.00 civarında iki asker köy muhtarının evine yaklaştılar. Ev iki katlı kerpiç bir evdi. Üst katta nöbette bekleyen gerilla askerlerin eve yaklaştığını gördü, yoldaşlarına haber verdi.
Savaşçılar Muhtar Emrullah Aslan’a dışarı çıkmasını, askerlerin neden geldiğini öğrenmesini söylediler. Muhtar gerillalara kapısını açmıştır ama herhangi bir baskında devlet karşısında kendini nasıl aklayacağını da düşünmüştür önceden. Kim kazanırsa onun yanında yer almış olacaktır aklınca. Bunun için daha askerler gelmeden önce gerillaların evine zorla girdiğini, kendisinin korkudan onları kabul ettiğini, aslında devletin yanında ve her türlü yardıma hazır olduğunu anlatan bir mektubu hazırlamış koynunda saklamaktadır. Eğer gerillalar bu savaşı kazanırsa onlara da "bakın size kapımı açtım, ekmeğimi sizinle bölüştüm" diyecektir. Muhtar dışarı çıktı ve hain, sinsi mektubu uzattı askerlere. Devlete sığındığını, kendilerini bu "anarşistlerin" elinden kurtarmasını söyledi. Gerillalar muhtarın ihanetini gördüler. Anlamışlardı, her tarafları kuşatılmıştı şimdi. Son çarpışmaya hazırladılar üslerini...
Üst kata çıkıp çatışmak için gerekli hazırlıkları tamamladılar. Evin çatısından ateş edebilecekleri, hedeflerini belirleyebilecekleri mazgal delikleri açtılar, düşmanla kimlerin muhatap olacağını kararlaştırdılar. Alt kata barikat kurup kapıyı sağlamlaştırdılar, su ve yiyecek stoklarını gözden geçirdiler. Evet burdan sağ çıkmayacaklardı ama düşmana kolay bir zafer de tattırmayacaklardı. Her mermide düşmanı düşmanlığına pişman edecekler, her mermide akıllardan silinmeyecek bir destanın dizesini nakşedeceklerdi bu topraklara.
Tam bu sırada pis, yılışık bir sesin "çocukların arkasına sığınıyorlar" dediğini duydular. Onlar bugüne kadar hiç kimsenin arkasına sığınıp canlarını kurtarmaya çalışmamışlardı ki. Onlar en olmadık koşullarda bile kimsenin zarar görmesine izin vermemişlerdi. Hangi çocukların arkasına sığınırlardı. Birden Muhtarın torunları olduğunu hatırladılar. Muhtar giderken çocukları götürmemişti yanlarında. Öyleyse çocuklar evdeydi. Arayıp buldular ve salıverdiler çocukları. Düşman bütün gücüyle oradaydı. Polisi, ordusu, MİT’i, kontrgerillası...
Savaşın hasımları yüzyüzeydi...