Orijinalini görmek için tıklayınız : slamiyet (S?nni Mezhebine G?re) Muslims Islam m?sl?manl?k
chatlakalper 13.07.2005, 13:35 Arapça "selem" kökünden alınmış olan islâm, lügatta, "itaat etmek, boyun
eğmek, teslim olmak, kötülüklerden salim bulunmak, selamete ulaşmak" vb.
anlamlara gelen bir mastardır. islâm Hz. Muhammed (s.a.v)'e Allah
tarafından vahiyle bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara
Müslüman denir.
Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine O'ndan başka ilâh
olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, O'nun
tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak
yani amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. islâm'a
bu ad bizzat islamın Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır: "Allah
katında gerçek din islâm'dır." (002) "Allah kimi doğru yola eriştirmeyi
dilerse onun kalbini islâm'a açar." (003) "... işte bu gün sizin için
dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din
olarak islâm'ı beğendim." (004)
Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde islâm ve o kökten türeyen kelimeler
geçmektedir. islam anlayışına göre islâm, Hz. Adem'den itibaren gelen
bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe,
tahrif ve sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki
kalacak son dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli
islâm'dır. Bir ayet-i kerimede, "O, peygamberlerini hidâyet ve hak din ile
gönderendir. Çünkü O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır.
Müşriklerin hoşuna gitmese de" (005) buyurulmuştur.
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet'i kalben
tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun
şekilde, dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden
faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).
islâm açısından Kelime-i şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın
bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir.
Kur'an-ı Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde islâm kelimesiyle aynı
anlamda kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını
inkâr eden, imandan da islâm'dan da çıkmış olur. islâm, müntesiplerinin
dünya ve ahiret saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler
koymuştur:
1-itikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).
Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v)
tarafından tebliğ edilmiştir. islâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan'da
doğmuştur. Bu sırada gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde
birçok din mevcuttu. islâm önce Mekke ve Medine'de yayılmış, sonraları
Arap yarımadasının diğer bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok
ülkelerinde islâm'ın yayılmasında Türklerin büyük rolü olmuştur.
islâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun
(006) merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan başka birçok
mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat,
Hübel ve Uzza idi. Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de
ayrıca bir rahip zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile
başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta özel bir
yeri vardı. Yine islâm'ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa
Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi
toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve Hıristiyan da
olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda dünya genelinde tam bir
kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur vermek, onları manevi
yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. işte bu ortamda Arabistan'dan
doğan islâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair insanlara ümit
vermiştir.
Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete
sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen
vb, beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. islâm'ın Hz.
Muhammed (s.a.v)'e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın
ötesinde (008) insanlar, hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar,
adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve falcılar yön veriyordu. Araplar
arasında puta tapıcılığın tabii bir sonucu olarak "Tağut" denilen
tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu
tapınaklara da saygı gösteren Araplar, bazı özel günlerinde bu
tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve kur'a okları
çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların
putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir.
Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde
putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara ve
atalara tapınma inancı da oldukça yaygındı.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini
gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in islâm tebliğinin ilk üç yılı
sonlarında Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz.
Ömer'in islâm'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu
andan itibaren Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini
saklamamışlardır.
islâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî
kitap Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine
dayanmakta, böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. islâm evrensel bir
dindir, bir milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.
islâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa
gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların
Peygamber'i olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu
bilmezler". (009)
islâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde,
o toplum da düzelecektir. ideal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış
olacaktır. islâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi
şekilde kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde
ulaşmıştır.
inanç ve ibadet Sistemi
Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak, itimat etmek"
anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak tasdik" manasındadır."
(010) Gerçek manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi
de mü'mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir.
Halk deyimiyle iki yüzlülük halidir. iman, amel ile birleştiği zaman daha
da önem kazanır. iman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin
imanı bulunabilir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en
kâmil olanınız, ahlâk bakımından en güzel olanınızdır. (011) Hadis-i
şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine dikkat çekmektedir.
islâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i
şeriflerde geçen iman ve islâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi,
iki terimin birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i
zatında iman ile islâm kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla
beraber, bu daha çok özellik ve genellik yönündedir. iman daha özel, islâm
ise daha geneldir. Daha açık bir ifade ile iman tasdik, islâm ise
teslimiyet demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti ister
istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında
algılanması da mümkün değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında islâm ile insanın bir olduğu
görülmektedir. islâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî
hükümler uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve
münafık olmak üzere üç kısma ayırmıştır. imam-ı Azam'a göre insan ile
islâm arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, din bakımından
islâmsız iman, imansız islâm mümkün değildir. islâm kelâmcıları iman
esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-icmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak
inanmak),
islâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen
imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.
chatlakalper 13.07.2005, 13:37 inanç ve ibadet Sistemi
Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak, itimat etmek"
anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak tasdik" manasındadır."
(010) Gerçek manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi
de mü'mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir.
Halk deyimiyle iki yüzlülük halidir. iman, amel ile birleştiği zaman daha
da önem kazanır. iman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin
imanı bulunabilir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en
kâmil olanınız, ahlâk bakımından en güzel olanınızdır. (011) Hadis-i
şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine dikkat çekmektedir.
islâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i
şeriflerde geçen iman ve islâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi,
iki terimin birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i
zatında iman ile islâm kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla
beraber, bu daha çok özellik ve genellik yönündedir. iman daha özel, islâm
ise daha geneldir. Daha açık bir ifade ile iman tasdik, islâm ise
teslimiyet demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti ister
istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında
algılanması da mümkün değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında islâm ile insanın bir olduğu
görülmektedir. islâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî
hükümler uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve
münafık olmak üzere üç kısma ayırmıştır. imam-ı Azam'a göre insan ile
islâm arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, din bakımından
islâmsız iman, imansız islâm mümkün değildir. islâm kelâmcıları iman
esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-icmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak
inanmak),
islâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen
imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.
1- inanç Sistemi
1.1. Allah'a iman
islâm Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler
Allah'a inanmayı temel kabul etmiştir. ilâhî dinler dışındaki diğer bazı
dinlerde de Allah'a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her
döneminde Allah'a inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum
asla!
Kur'an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini belirtmiştir.
Kur'an-ı Kerim insanı, Allah'ın zâtını düşünmekten menederken, O'nun
varlığı, birliği, yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye
etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde,
"...ancak Allah'ın zatını düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz yetmez"
buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren bir diğer hadis-i şerif şöyledir:
"Kalbine ne gelirse, Allah ondan başkadır."
islâm'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı ihlâs
sûresindedir: "De ki, O, Allah'tır, bir tektir. O Allah'tır, sameddir.
Doğurmamıştır, doğurulmamıştır." (012)
Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen islâm,
O'nun sıfatlarını, başka varlıklara vermediği gibi, yaratılmışların
sıfatları da Allah'a atfedilemez. islâm'a göre Allah her yerde hâzır ve
nazırdır. şekilden zamandan ve mekândan münezzehtir. O, insanlara şah
damarından daha yakındır. Din gününün yegâne sahibi O'dur. Kişinin Allah'a
imanı, fıtratının bir gereğidir. Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi,
Allah'ın varlığına imanla yükümlüdür. imam-ı Maturidi'ye (852-944) göre,
peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ edilmedikçe bu kişiler
ahkâm-ı şeriyye ile mükellef tutulmaz. islâm bilginlerine göre Allah'ın
varlığı, birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık kazanır,
fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.
1.2. Meleklere iman
islam inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye hadis-i
şerifler melekleri, onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.
Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve
nuranî varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek
vb. insanlara has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na
ibadet ederler; Allah tarafından verilen görevleri yerine getirirler,
günah işlemezler, bir imtihana tâbi değildirler. Bu bakımdan günah
işlemeye de müsait yaratılmış olan insan, kendini günahlardan
koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün olabilir. insanların
masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların melekleşmesini sağlar.
Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail, israfil,
Mikail, Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin
ile Münker Nekir melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar
olmak itibariyle bu tür bir inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref
ilâhî dinlerden olan Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla
beraber aralarında fark vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine
nazaran melek, inancını en güzel ve net şekilde açıklayan din islam
olmuştur.
1.3. Kitaplara iman
Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013) islam'da
kitaplara imandan kasıt, dört ilâhî kitapla, onlardan önce yine
peygamberlere gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014) Bütün bu kitapları
Allah peygamberlerine Cebrail aracılığı ile göndermiştir. ilâhî kitaplara
Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i Semaviyye de denir.
Kur'an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi peygambere verildiği vb.
hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir. Zebur'un ise sadece Hz. Davud'a
verildiğini açıklamıştır.
1.4. Peygamberlere iman
islâm'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman, sadece Kur'an-ı
Kerim'de isimleri zikredilen peygamberleri değil, gönderildikleri sabit,
fakat isimleri bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah'ın
emir ve yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara
nebi ve rasul de denir. islâm'a göre peygamberlik Allah'ın seçkin
kullarına verdiği bir imtiyaz ve özel görevdir. insan çalışıp çabalamakla
peygamber olamaz.
Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber olup-olmadığı
tartışılan üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini
bildirmiştir. ilk peygamber Hz. Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)
arasında kaç peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde,
Yahudiler Hz. isa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed
(s.a.v)'e inanmazlar.
Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler, ancak
bazı istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar, Hz.
isa'nın Havarilerini ve Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de
üstün sayarlar. Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o
ancak Ruhu'l-Kuds'ün bir görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz.
isa, "Tanrı'nın Oğlu", diye nitelendirilirken, O'nun havarileri de Hz.
isa'nın resulleri sayılmıştır. Hz. isa'ya Mahkeme-i Kübra'nın yöneticisi
olarak da inanırlar.
1.5. Ahiret Gününe iman
Allah ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan, kişi için Ahiret
Günü'ne iman zorunludur. Ahiret günü, birinci nefhadan ikinci nefhaya,
sonra da cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine
kadar geçer zamandır. Diğer bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan
ve sonsuza kadar uzanan zamandır.
Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere
dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
"Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de inanırlar.
Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler." (016)
Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını da düzene sokmuş,
günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.
Kur'an-ı Kerim, Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü'ne imanı
zikreder. Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak,
Müslümanın dünya hayatına bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da
yükler. islâm, Ahiret Günü'nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra neler
olacağını, ölümden sonra tekrar dirilmeği, hesaba çekilmeği, ceza ve
mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları ile açıklamıştır.
Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır.
Yahudilik'te ahiret konusu islâm ve Hristiyanlığa nisbetle fazla
işlenmemiş, onlar daha çok dünya hayatına önem vermişlerdir.
Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa
sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı dengeyi islâm kurmuştur. islâm'a
göre "Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi
ahirete hazırlanılacaktır".
Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak
bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet, mahşer, cennet, cehennem
hakkında açık bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları
da zaman zaman değişikliklere uğramıştır.
incillerden elde edilen bilgilere göre Hz. isa'nın ikinci kez dünyaya
gelişiyle kıyamet vuku bulacak, ölüler mezarlarından kalkarak
dirilecekler, (017) O da insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne
oturacaktır. Yine Hıristiyanlar Hz. isa'nın yakın bir gelecekte yeryüzüne
ineceğine, ancak O'ndan önce Deccal'in ortaya çıkacağına inanırlar.
Hıristiyanlara göre Allah hükmetme yetkisini Hz. isa'ya vermiştir. Ölümden
sonra ruh bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya cezaya
çarptırılacaktır. (018) Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah
denilen yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra cennette
mutluluk, cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur.
chatlakalper 13.07.2005, 13:38 1.6. Kaza ve Kadere iman
islâm'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu
ifadenin kader ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de, Türkçemiz
de böyle yerleşmiştir.
Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah
tarafından takdir ve tesbit edilmesi, kaza da, bilinen ve tesbit edilen
her şeyin zamanı geldiğinde yine Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader,
Allah'ın ilim sıfatına, kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin
inancı budur.
islâm'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î bir iradesi
vardır. Kul bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir.
iyilik-kötülük, hayır-şer belli olduğuna göre kula düşen görev, aklını
kullanarak iyi ve hayır olana yönelmektir. insan, iradesiyle
yaptıklarından sorumludur. iradesi dışında olan (hangi ana-babadan,
nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı vb.) hiçbir şeyden
sorumlu değildir. Allah, kişinin hür iradesiyle seçtiği şeyleri, onun
seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan, yaratan Allah'tır.
insanın nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için Levh-i
Mahfuz'da bunlar yazılmıştır. "ilim malûma tabidir" cümlesinin anlamı da
budur. Bu bakımdan bazı kişilerin sorumluluktan kurtulmak için "ne
yapayım, alın yazım bu imiş" tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur.
Kişi, iradesini hayra yönlendirerek çalışacak, iradesi dışındaki sonuçları
da tevekkülle karşılayacaktır. insanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya
yönelmesi, ancak sonucun dileği doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun
kendisi için hayırlı olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu
durumu açıklayan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey müminler, sizin
hoşunuza gitmediği halde uhdenize savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza
gitmezken o, sizin için hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da
hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (019)
islâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün
değildir. Hinduizmdeki "karma" inanışı kader olarak yorumlayanlar vardır.
Yahudilik'te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı'nın çizdiği belirli bir
gayeye göre şekillenir. insanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak
ve Tanrı'nın emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri
yaratan Allah'tır. Hayır mükâfat, şer de ceza içindir. Kulların başına
gelen felâketler Tanrı'nın bir çeşit imtihanıdır.
Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya
fazla sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır.
şahit olduğumuz kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta
birleşemez; çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. (020) Bunlardan ayrı
olarak Hristiyanlık'ta önemli bir yeri olan "Aslî Suç" (021) 'la kader
arasında kurulan tuhaf ilgiye de bakılmalıdır. Burada tartışılan ana
mesele, "asli suç olduğu için mi insanlar kötülüğe meylederler, yoksa
kötülüğe meylettikleri için mi asli suç vardır?" cümlesinde özetlenebilir.
2- ibadet Sistemi
ibadet sisteminden kastedilen, islâm'ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v)
bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "islâm beş temel üzerine
kurulmuştur. Allah'tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına,
Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak,
zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek." (022)
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki islâm'ın ilk şartı Allah'a ve O'nun
peygamberine şahadettir. islâm'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine
getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan
sonra namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça'da
ibadet "boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek, tapmak, taat ve takva"
mânalarını ifade eder. Genel olarak "Allah'a tapma" olan ibadet terimi,
"putlara tapma" (023) için de kullanılır. (024)
Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı gösterilen
tevazu, hürmet, itaat ve ta'zimin en yüksek derecesidir. ibadet yalnız
Allah'ın hakkıdır ve yalnız O'nun için yapılır. (025) Kur'an-ı Kerim'de
ibadet kavramı genellikle, "Kul olmak, boyun eğerek itaat etmek, ilâh
tanımak" vb. manalarda kullanılmıştır; (026) ibadet kalb ve vicdanla
hissedilen kulluk şuurunun dıştaki tecellisidir. Bu bakımdan ibadet
insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir cevherdir. şuurla ve hakkına
riâyet edilerek yapılan ibadet imanı kuvvetlendirir.
Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî ibâdetten üstün
tutulmuştur. ibadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre ilk
mabed, tabiatın kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima
ilişki kurulmuş; imanını ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür. ibadetin
bir parçası olan "dua"yı ibadetten ayırmak her zaman mümkün değildir.
Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. islâm dışındaki bazı dinlerde
ibadet, nadir hallerde aletsiz, bazan da aletli olarak müzikle karışık bir
merasim şeklinde uygulanmıştır.
ibadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek
uygulanarak müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. islâm
Dini'nde ibadetler üç grupta incelenebilir:
1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).
islâm'da ibadetin en yüksek derecesi, Allah'a hiçbir menfaat beklemeksizin
O'nun Allah olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün
varlıklar kendi hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı
yapmaktadırlar. Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını
yüklememiştir. (027)
Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti, müminleri Allah'a itaate çağırmaktadır
(028) islâm'da ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin
idrakini geliştirmiştir. (029) ibn Teymiye'ye göre islâm bir bütün olarak
Allah'a kulluk etmekten ibarettir. ibadet esnasında ırk ve renk farkı
gözetmeyen islâm, bu özelliği ile Allah huzurundaki eşitliği düşünce
plânından hayata geçirmiştir.
2.1- Namaz
Namaz, belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket, okuyuş ve
şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur'an, sünnet ve icma ile
sabittir. Bir ayet-i kerimede,"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri
belli bir farz olmuştur.'' (030) buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir
hadis-i şeriflerinde, "Allah her Müslüman erkek ve kadına her gün ve
gecede beş vakit namazı farz kılmıştır" buyurur.
Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar
üzerine farz kılınmış beş vakit namazın dışında, cuma namazı da yalnız
erkeklere farzdır. Yılda iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze
namazı ise farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde farz
kılınmıştır. Namaz mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu
sayede mümin, dünyadaki borcunu ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.
Dinin direği, müminin miracı olan namaz, islâm'ın bütün şartlarını
toplayan ve kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir ibadettir.
Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte yerine
getirilen on iki farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel
ibadetin bir diğer özelliğini teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki
ibadetlerin hiçbirinde namazdaki disiplini görmek mümkün değildir. Namazın
beş ayrı vakitte farz kılınışı, müminin bütün gün belli aralıklarla
kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun, günahlarından pişmanlık duyarak af
dilemesi, Allah'ın huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası
yine namazdır.
2.2- Oruç
islâm'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır.
Oruç, Medine'de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı
gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız". (031)
Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi
batıncaya kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak, suretiyle eda
edilen bir ibadettir. Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun
sayılmayacak kadar çok sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit
olduğu üzere, birçok bedenî hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani
perhizle mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat
bulasınız" hadis-i şerifleri de buna işaret etmektedir. Oruç sayesinde,
yeme içme açısından zengin-fakir ayırımı büyük ölçüde giderilmektedir.
Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle tutulan oruç, aynı zamanda
iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa, susuzluğa dayanma, gücü verir. Oruç
sayesinde Müslüman haramları daha fazla terkederek helâlleri arar.
Ramazanı takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme alışkanlığını
kazanır.
islâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden
mevcut olan perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe, iki gün
geceli-gündüzlü aç kalma vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve
ruhî disiplinini sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık'ta
Hz. Musa ile Hz, isa'nın uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve
perhizi esas alan bir anlayış islâm'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki
oruçta nefse eziyet yerine onu olgunlaştırmak esastır.
chatlakalper 13.07.2005, 13:39 2.3-Hac
Hac, bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına gelmiş hür
müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan
müslüman, belirli zamanda, ihramlı vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi
tavaf ederek hac ibadetini yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında
haccın vacip ve sünnetleri de vardır. Yukarıda sayılan şartlar kendinde
bulunan müslüman bir takım bahanelerle haccı geciktirmeyerek ilk fırsatta
eda etmeye çalışmalıdır.
Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde biraraya
toplayan büyük bir ibadettir. içtimaî mevkiî ne olursa olsun, bütün hacı
adaylarının kefene benzeyen ihram içinde boyunlarını bükerek "Lebbeyk"
(Buyur Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma gayretleri Hacca
ayrı bir manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört bir yanındaki
müslümanlar aynı makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana
getirmiş olurlar. Birbirleriyle dertleşmek, konuşmak, problemlerine
çareler bulmak imkânını elde ederler. islâm kardeşliğinin güzel bir
dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.
2.4-Zekât
Malî bir ibadet olan zekât, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle namazla
birlikte 37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın,
bir yıl dolduran 80.18 gr. altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı para,
döviz veya ticarî eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı Kerim,
zekât verilmesi gerekenleri sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât, akıllı,
ergenlik çağına gelmiş, hür, nisab miktarı servete sahip ve bu malın
üzerinden de bir yıl geçmiş olan müslümanlara farzdır.
Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki birlik ve
sevgiyi kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki
haklarıdır. Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.
Lügatte "temizlik, büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen zekât, bu
manalara uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak
çoğalmasını sağlamaktadır.
Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf
farklılaşmalarını gidermesi, zenginlerle fakirler arasında bir orta
sınıfın oluşmasını sağlayarak, aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.
islâm'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin, diğer dinlerin
hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. işte bundan dolayıdır
ki, müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında
daima sevgi ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.
2.5- Kelime-i şahadet
islâm'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften
anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas "şahadet" cümlesini yani "Allah'tan
başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu"
söylemektir. Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek suretiyle
gerçekleşir.
islâm'dan başka bir dinden islâm'a girmek (ihtida) isteyen her kişinin,
ilk söylemesi gereken cümle de budur.
Mukaddes Kitabı
islâm'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. (032) O bir vahiy eseri
olduğunu (033) bizzat açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine (034
Ruhu'l-Emîn (035) Ruhu'l-Kuds (036) vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya
başlamıştır. (037) Kur'an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana
gelmiştir. Mekke ve Medine'de nazil olmuştur. (038 Dört unsuru vardır: 1-
Lafız olması, 2- Arapça olması, 3- Hz. Muhammed (s.a.v)'e inzal edilmiş
olması, 4- Hz. Peygamber (s.a.v)'den bize kadar tevatür yoluyla
nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca Kur'an olamaz.
(039)
Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî
kitap olan Kur'ar, Allah'ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve
peygamber sadece birer vasıtadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu
ayetler, o zaman da binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy
kâtipleri tarafından yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir.
Otuz cüzden oluşan Kur'an-ı Kerim'in her cüzü dörder "hizb"e ayrılmıştır.
Kur'an-ı Kerim azar azar nazil olarak 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
(040)
Nazil oluşu Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur'an-ı
Kerim'in tertibi de yine O'nun tarafından vahye dayanılarak yapılmıştır.
Bu tertibe göre Hz. Ebu Bekir Kur'an'ı bir cilt haline getirmiş, Hz.
Osman'da o nüshayı çoğaltarak önemli merkezlere göndermiştir. (041)
Kur'an'ın muhafazası, "Kur'an'ı biz indirdik, O'nun koruyucuları da
şüphesiz ki biziz" (042) ayeti gereğince Allah'ın garantisindedir.
Kur'an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden, dinler
arasındaki çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. (043) Hz. Peygamber,
(s.a.v)'in en büyük mucizesi olan Kur'an, Kitab-ı Mukaddes'in bazı
peygamberlere iftira atmasına karşın, onlara isnad edilen iftiraları
kesinlikle reddetmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine
Kur'an'dır. (044) Kur'an, Kur'an'dan başka Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf
kelimeleriyle de anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça
olarak gönderilmiş, (045) çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur. (046)
ilâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden dolayı
ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı Kerim'dir. (47) O, kesin bilgi
için tek kaynaktır. (48) Doğru ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk
isteyenler için bir öğüttür. (050) Açıklamaları genellikle özlü olan
Kur'an, geçmişte cereyan etmiş hadiselerin, nerede ve nasıl olduğundan
çok, niçin vukua geldiğine dikkat çekerek, doğabilecek kötü sonuçlar için
insanları tedbir almaya yöneltmiştir.
Mezhepleri
Mezhep kelimesi Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden gelir. Bu
kelime ile "gidilecek yol, gidilecek yer" kastedilmiş olur. islâm'ın
zuhurundan günümüze kadar birçok mezhep doğmuş, gelişmiş, zamanın
geçmesiyle bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep, görüş
kanaat, inanç ve doktrin" demektir. Türkçe'de, itikadî, amelî, siyasî ve
fıkhi ekollerin hepsi "Mezhep" kelimesiyle karşılanmıştır.
Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde "Fırka"
ve "Nıhle" kelimeleri, mezhep kavramını da içine alacak tarzda
kullanılmıştır.
Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu konusundadır. Bu
manada batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış
sebeplerini, 1-iç sebepler, 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada
toplamak mümkündür.
Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi bir yorumla
çatıştığı zaman daha belirgin bir hal almıştır.
islâm Dini'nde mezhepler, 1- itikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî olmak üzere üçe
ayrılmaktadır. şu noktayı da belirtmeliyiz ki, mezhep sahibi olan imam ve
müçtehidler hiçbir zaman, "Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim
mezhebimizi kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele
sorulduğunda cevap vermişler, o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi
oluşturmuştur.
ilâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam
inanç ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonraki
devirlerde zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış,
çeşitli görüşler tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler mezheplerin
doğmasına sebep olmuştur. Denebilir ki, islâm'da ilk fikir ayrılığı Hz.
Peygamber (s.a.v)'in vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane
edilerek çıkmıştır. islâm Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren diğer
ülkelerde yayılmağa başlayınca, oralardaki insanların farklı inanç ve
adetleriyle karşılaşan müslümanlar birtakım problemlerle ilgilenmek
zorunda kalmışlardır.
Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve mekân
değişiklikleriyle orantılı bir gelişme göstermiştir. islâm mezheplerinin
ortaya çıkmasındaki âmiller şöyle sıralanabilir:
1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, iran ve Hind dinlerine ait düşünce ve
inançların müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- ilmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen
malzemenin derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara
göre yeni hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.
işte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî
mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. (051)
itikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid'at şeklinde ikiye
ayrılmıştır. Ehl-i Sünnet de kendi içinde, 1- Selefiyye, 2- Maturudiyye,
3-Eş'ariyye diye üçe ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden
bazıları farklı inanç ve ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele
alınacaktır.
islâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları islâm'ın iman ve
ibadet esaslarını inkâr etmemiştir. islâm Tarihi'nde mezhepler arasındaki
farklar anlayış, bilgi, üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış, temele
inmemiştir. Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını, Peygamberin'in
sünnetini, sahabenin icmaını ittifakla rehber edinmiş, ayrıca yekdiğerine
karşı da saygı ve sevgi hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman zaman bunu
açıkça ifade etmiş, hiçbiri diğerini sapıklıkla suçlamamıştır. (052) Bu
kısa girişten sonra islâm dünyasının her köşesinde müntesipleri bulunan
dört fıkıh (amel) mezhebini özet halinde vermeye çalışacağız.
chatlakalper 13.07.2005, 13:40 1-Hanefî Mezhebi
Hanefî Mezhebi'nin kurucusu Ebu Hanife'dir. imam-ı Azam Ebu Hanife diye
şöhret bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/699) doğmuş, Bağdat'ta (150/767)
vefat etmiştir. imam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş
tabiîndendir. Kufe'deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle
meşgul olmuş, sonra büyük fakihlerden şa'bi'nin teşviki ile ömrünü ilme
vermiştir. Önce "Tevhid" ilmini okumuş ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır.
Fıkh-ı Ekber ile el-Alim ve'l-Müteallim adlı eserlerini yazarak islâm
inancını savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada islâm inancı konusunda
tartışmalara katılmıştır.
Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. imam-ı
Azam, geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet
ve bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde
pek yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet
edilir. imam-ı Malik O'nun hakkında, "Ebu Hanife'nin mantığı o kadar
kuvvetlidir ki, eğer şu direk altındır derse onu isbat edebilir" demiştir.
imam-ı Azam'ın kitap ve sünnetten beşyüzbin mesele ortaya çıkardığı,
altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O, seçme kırk büyük âlim
yetiştirmiştir. imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed ve imam-ı Züfer bunların
en meşhurlarındandır.
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve Batı'ya
yayılmıştır. Irak, şam, Afganistan, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya,
Anadolu, Rumeli Türkleri ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı
Hanefî'dir.
Ebu Hanife, islâm Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en önce takarrür
eden, en kuvvetli, en sahih, en açık, kitap, sünnet ve sahabe görüşüne en
uygun bir mezheptir.
imam-ı şafiî, "insanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir" der. O, fıkhı
düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün türlerini
içine alır. imam-ı Azam metodunu, "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorum.
Kitapta bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın kitabında
ve Rasûlü'nün sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin
sözlerine bağlanıyorum" (054) sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu
Hanife, kıyas, istihsan, icma ve örfe de fetvalarında önem vermiştir.
O'nun fıkhında 1- Ticarî bir ruha sahip oluşu, 2- şahsî hürriyeti himaye
edişi, belirgin iki vasfı teşkil eder.
Osmanlı imparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir. Mahkemeler ve
fetvalar bu mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi
Mezhebi için Türklerin Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde
Hanefî Mezhebi'ne bağlı olanlar, itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi'ye
uymuşlardır.
3- Maliki Mezhebi
Malikî Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/711) doğmuş,
yine orada (179/765) vefat etmiştir. imam-ı Azam ve imam-ı Yusuf'la
görüşmeleri olmuştur. Malikî Mezhebi, Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla
Batı'da Endülüs'te yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları
ve Hicazlılara mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni tercihlerinde
önemli rol oynamıştır. imam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi.
Muvatta adındaki hadis kitabı meşhurdur.
imam-ı Malik, Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil etmiş, mezhebini,
kitap, sünnet, icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini
Mısır'a intikal ettiren Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de
Yukarı Mısır'dır. Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında halkının
bedevi olması büyük rol oynamıştır. Malikî Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn
ve Sudan'da yaygındır. (055)
imam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak
evini bile satmıştır. O'na göre ilim iki kısma ayrılır:
1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.
imam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını
öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir.
Hocaları genellikle,
1-Fıkıh ve re'y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır
imam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir, muhtemel
problemler hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele
için "Bilmiyorum" demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap
vermezdi. O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de uydurma ve
bidatlardır. O'na göre birinci kaynak Kur'an, ikinci kaynak sünnettir. O,
Kıyas'ı da kabul etmiştir. En meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan
Muvatta'dır. Öğrencisi Abdullah b. Vehb, O'ndan dinlediği ders ve
takrirleri toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana getirmiştir.
3-şafıî Mezhebi
şafiî Mezhebini imam-ı Muhammed b. idris eş-şafiî kurmuştur. imam-ı şafiî
Gazze (150/767)'de doğmuş, Mısır (204/819)'da ölmüştür. Üstün akıl sahibi,
şiir ve lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye
götürülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva
vermeye başlamıştır. Ayrıca yine burada hadis tahsil etmiştir. imam-ı
şafiî, imam-ı Azam'ın öğrencisi olan imam-ı Muhammed'in meclislerinde
bulunmuştur. En meşhur eserleri er-Risale ve el-Üm'dür.
şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü irak'ta Hanefî
bilginleri çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a gidince mezhebi orada
yayılmıştır. O zamanlar Mısır'da şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu
sayılan ülkeler dışında şafiîlik Horasan, şam ve Yemen'in bazı
bölgelerinde yayılmıştır. Fatımîler devrinde Mısır'da sönmeye yüz tutan
şafiî Mezhebi'ni Selahaddin-i Eyyûbî yeniden ihya etmiştir. Mısır ve
Arabistan halkının çoğu şafiî'dir. imam şafiî, başlangıçta Malikî
etbaından sayılırdı. Çünkü O, mezhebini imam-ı Malik'ten almıştır.
Fakir bir hayat süren şafiî'ye, ömrünün sonuna doğru beytü'l-mâl'dan
tahsisat bağlanmıştır. O, imam-ı Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını
tahsil etmekle yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de
öğrenmiştir. şafiî Mezhebi'nde tahriç de büyük bir yer tutmaktadır.
Kuvvetli hafızası yanında şafiî'nin hazır cevaplığı da bilinmektedir. O,
hocası imam Malik gibi keskin bir görüş sahibidir.
şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle,
temellerini Mu'tezile'nin attğı ilm-i Kelâm'da doğmuştur. imam-ı şafiî
tesbit ettiği usul-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele
alınacaktır.
Genellikle kabul edildiğine göre şafiî Mezhebi'nin yayılması; 1- Bağdat,
2-Mısır olmak üzere iki devreye ayrılır.
4- Hanbelî Mezhebi
Ahmed b. Hanbel, Bağdat (164/780)'da doğmuş, orada (241/855) vefat etmiş
büyük müctehidlerden biridir. (057) O'nun, hadis ve fıkıhta hocası imam
Ebu Yusuftur. Bağdat'a geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen imam şafiî
O'nun hakkında, "Bağdat'ta bundan efdal, bundan daha fakih ve âlim bir
kimse görmedim" demiştir. En meşhur eseri Müsned'tir. O, sözlerinin
yazılmasını istememesine rağmen, söz ve fetvalarından otuz ciltlik bir
eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir ictihad tekniği vardır. O'nun
metodu daha çok imam şafiî'ye benzemektedir. Diğerlerine nazaran Hanbelî
Mezhebi'nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri Bağdat'ta Hanbeliler
çoğunlukta iken Hülâgu'nun istilâsından sonra azalmışlardır. Günümüzde
Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar ve Bahreyn'de Hanbelî
vardır.
Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için şam, Hicaz ve Yemen'e
gitmiş, Bağdat'ta bulunduğu sürece imam şafiî'den ayrılmamıştır. Mezhebini
şu temeller üzerine kurmuştur:
1-Fetva, kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı
zaman mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.
Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede
fetva vermeği hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.
Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat, Basra,
Kufe, Mekke ve Medine ile yetinmeyerek Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet
ilmi O'nu fıkha ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini
yasaklamış, "yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir"
demiştir. Hayatında, daima kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak
için daima çalışan Ahmed b. Hanbel, şu hususlara çok özen göstermiştir:
1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler, O'na şu
noktalarda itiraz etmişlerdir:
1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-ihtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet etmede şüpheye
düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten
faydalanarak Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır. (058)
ahh ah din derslerinde lisede ortaokulda ilkokulda zorlada olsa öğrettiler bize bunları. zorla dua ezberledik.
şavolanlı 22.03.2006, 20:47 çok güzel can eline saglık islamdaki dört büyük mezhebi vede onların kurucularını iyi özetlemişsin.tabi böyle mezheplerin oluşması islama yarardan çok zarar vermiştir.bunu aslında tüm islam bilginleride kabul etmektedirler.
Sunniliğe göre Alevilik mezheb değil aksine islam da değildir. Hatta şiileri bile sapık olarak görenler var ama İslamiyetin en çok zararı bu bölünmelerden gördüğünü bugün heryerde görüyoruz. Irak'da Sunni-Şii çatışması sayesinde amerika küpünü dolduruyor. Türkiyede de Alevi-sunni çatışmaları yaratılmak istendi ancak bunu başaramadılar.
Sunnilerin inanclarına saygılıyız ancak onlarda bize saygı göstermeliler demokratik bir dünya için bu şart her inanc birbirine saygılı olmalı.
cemalettin 06.06.2006, 10:35 çok faydalı bilgiler var.
Hakk razı olsun.
bazı şeyleri iyi düşünmelerini isterim insanlardan ki;
Kuran'ı Kerim'de "oku" emri vardır."düşün,ibret al" emri de vardır.
peygamberden başkasını elçi kılmadığını da belirtmiştir yaratan.peygambere de sadece tebliğci olduğunu bildirmiştir.
ilk emirler insanlara zor gelmiştir ki,peygamber sonrası bazı yaratılmışın peşine takılmışlar,okuyup düşünmeyi ve yollarını bulmayı ikinci sıraya atmışlardır.
peşlerine takılınan kişiler kendi örf/adet/niyetleri doğrultusunda yorumlar yapmışlar,deyişler ortaya çıkartmışlar ve işi aslından saptırmışlardır.
fikir sahipleri belki insanlar düşünsünler,gerçeği bulsunlar niyeti ile bazı fikirler ortaya koymuşlardır lakin arkalarından gelip o kişiyi sahiplenenler yolu bozmuşlardır.
nifak girmiştir insanlar arasına.aralarında bir karara vararak "hak mezhep 4 'tür"
demek,şia zümresini saymamak kimselerin hakkı olmadığı gibi,bunları diyenlere uymak da kimselerin hakkı olmamak gerektir.
islamda nifak yasaktır.
son peygamber Hz.Muhammed kimseyi vekil bırakmamıştır kul ile Allah'ın arasına.
kendisinde dahi kul ile Allah arasına girme yetkisi yoktur.
peygamber sonrası başa geçen kişileri o devirdeki devletin başı olarak kabul etmek pek çok münakaşaya son verir.sıfatları ne olur ise olsun.
kral/han/sultan/halife aynı sınıfda olsalar gerektir.
idarecilerin de iyisi,zayıfı,zalimi olabilir.insanoğluna düşen görev ibret alarak kötü olayların tekrarlanmamasını sağlamak,iyi olayları muhafaza etmek olsa gerektir.
siyasetin bulaştığı her şey kirlenir.siyasi erk hırsı genelde her kötülüğe meylettirir zayıf insanları.
hele bu insanların içlerinde hırslarını besleyen kin de var ise.
Ehl'i Beyt'e/Pençe'i Al'i aba'ya/peygamber nesline zaman içerisinde yapılan zulmün sebebi sadece siyasidir.Asla affı olamaz.
zamanede bu olayları ileri sürerek insanların arasına nifak sokanların/sokacak olanların günahları ise o devirdeki katillerden fazla olacaktır.zira kötüden/kötülükten ibret almamışlardır.
hoş görüle...
(her türlü dinin,mezhebin mensubu belirli bir sınıfın birbirleri ile olan ilişkilerine,davranışlarına dikkat ediniz.çok iyi geçinmekte,ticaretlerini yapmaktadırlar.halkları ise birbirlerini yemekte...
islama düşman bazı milletler islamın önde gelen kişisi denilen kişilere kucak açmış desteklemekte.islamı ağızlarına pelesenk etmiş kişiler islam düşmanı milletlerin tüccarları ile ortak işler yapmakta.kendi dinlerini yayarak hegamonya kurmak isteyenler,misyonerleri kullananlar diğer taraftan da islamı ağzına sakız etmişleri desteklemekte.
vardır her halde bir sebebi değil mi?)
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet'i kalben
tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun
şekilde, dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden
faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).
Konu eski ve sabitlenmiş, yeni yorumlar görünce bende yazmaya gereği hissettim. Şimdilik bunu yazıyorum. Diğer değinmek istediğim konuları yazcam.
Kesinlikle ve Kesinlikle yukarıdaki görüşünüze katılmıyorum. Eğer Müslümanlıkta esas arıyorsanız Tek esas vardır
1- KURAN
Bunun dışında yazdığınız maddeler kesinlikle islamın esasları değildir.
Peygamberin sünneti diye bir kavram islamın esası olamaz. Sünnet izlenen yol sistem anlamındadır. Tek geçerli sistem ise Sünnetullahtır. Peygamberin davranışları Kurandır. Kuran dışında hiç bir davranışı yoktur. Alınması gereken örnekte Kurandır. Peygamber kendisine tebliğ edileni açıklamak vahiyi saklamamak tüm insanara duyurmak zorundadır. Peygamber Allahın dininin ortakçısı olamaz. Bu güne kadar sürekli olarak yanlış anlaşılan sünnet kavramı Kuran dışında Örf ve Adetlerle destekli bir din oluşumuna neden olmuştur. " Allah ve Resulune uyun, Resulde sizin için güzel örnekler vardır" ayeti sürekli su istimal edilmiş yanlış algılanarak sunni inanç sistemin temeli olmuştur. Resuldeki davaranış örneği Kurandır. " İbrahim ve beraberinde bulunanlarda sizin için güzel örnekler vardır" ayetini sünnetçi zihniyetin anladığı gibi sünnet uygulaması olarak algılarsak Peygamberin Kurana itaat etmediğini sölememiz gerekir. Çünkü hiç bir hadiste Peygamber şöyle buyurdu yazmaz. " İbrahim demiştiki....." Eğer sünnet adı altındaki hadisleri Kuranla karşılaştırırsanız çoğunun Kurana uygun olmadığını göreceksiniz.
Kesinlikle Kurandaki İslamda Din sınıfı yoktur. Buna ilişkin konuyu Ciltlerle Kitap taşıyan Eşeğin durumu adlı konuda belirttim.
Allah Kitabında eksik hiç bir şeyi bırakmamıştır. Allahın kitabında çelişki yoktur. Her hangi bir sınıf yada kişi Allah adına karar veremez. Kuran herkesi anlayacağı bir şekilde inmiştir. Anlaşılamayan durumlarda ilim sahibi insanların düşüncelerinden faydalanılabilir. Yeni çıkan durumlar için kaideler koymayı yeğlerseniz Kuranın evrenselliğine İnsanlık var oldukça geçerliliğine karşı çıkmış olursunuz. Kuran her çağa, her yeniliğe hitap eder. Bunu yeterli görmeyenler Kuran dışı din oluşturmaya çalışır.
Allah Kuluna Yeter...
Saygılarımla.
ibadet sisteminden kastedilen, islâm'ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v)
bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "islâm beş temel üzerine
kurulmuştur. Allah'tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına,
Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak,
zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek." (022)
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki islâm'ın ilk şartı Allah'a ve O'nun
peygamberine şahadettir. islâm'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine
getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan
sonra namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Kesinlikle Kurana uygun olmayan bir ifade. Hadisler İslamın açıklaması olamaz. Elçi kesinlikle ve kesinlikle hadis adı altında kendisine isnat edilen sözlerin yazılmamasını istemiştir. Hadisler Elçinin ölümünden 200 yıl sonra derlenip yazılmaya başlanmıştır.
En güzel Hadis Kurandır. Kuranda hiç bir şey eksik bırakılmamıştır. Elçi Allahın dininin ortakçısı değildir. Hadislerin çoğu Kuran ile çelişir. Hadiler, Kureyşin Örf ve Adetlerini İslam içerisine yerleştirmeye çalışan Arapların Kuran dışı oluşturmaya çalıştığı dinin göstergesidir. Allahın Aslanı Ali Elçinin ölümünden sonra Kurandışı oluşturulmaya çalışılan dinin karşısında yer almış bunun için mücadele vermiştir.
Kuran okuyan her müslüman bilirki İslamın şartı beş değildir. Kuran okumayanlar dinden bi haber olanlar elbetteki maddelerle şartları sıralayacaktır.
Kuranı okuyan hakiki müslüman bilir ki İslamın Şartı " Allahı Bir Tanımak, Şirk Koşmamak, Erdemli Yaşamaktır"
Övgü Tek Efendi olan Alemlerin Rabbi Allahadır....
Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz:
Allah'ın Kitabı ve Peygamberi'nin sünneti."
Rabbimiz’in “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim...” (Maide Suresi, 3) ayetiyle de bildirdiği gibi İslam dini “son hak din”dir, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise “Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab Suresi, 40) İman edenler Allah (cc)'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak için nasıl bir ahlak göstermeleri gerektiğini; nelerden sakınıp nelere dikkat etmeleri gerektiğini; haram ve helalleri; kısaca Allah (cc)'ın hoşnut olacağı bir yaşamın nasıl olacağını tüm ayrıntıları ile Kuran'dan öğrenirler. Rabbimiz’in tüm inananlara bir diğer rahmeti ve lütfu ise Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetidir.
Peygamberimiz (sav), Allah (cc)'ın "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır" (Ahzap Suresi, 21) ayeti ile ahlakını tüm insanlara örnek gösterdiği mübarek bir insandır. İmanı, takvası, ilmi ve üstün ahlakı ile tüm insanlara örnektir. Sabrı, tevekkülü, cesareti, Allah (cc)'a bağlılığı ve yakınlığı, adaleti, müminlere olan merhameti, sevgisi ve şefkati, feraseti ve basireti ile müminlerin kendisine hayranlık duydukları bir ahlaka sahiptir. Bu özelliklere sahip olmayı, iman eden her insan gönülden ister ve bunun için de ciddi bir çaba gösterir. Çünkü Peygamberimiz (sav)’in ahlakına benzer bir ahlaka sahip olmak, Kuran ahlakını yaşamak anlamına gelir. İşte tüm bu nedenlerle Kuran'ı anlamak ve yaşamak isteyenler için Peygamberimiz (sav)’in tüm sözleri, uygulamaları, kararları, öğütleri, tavsiyeleri ve yaşamının her anı -diğer bir deyişle sünneti- çok değerli bir rehberdir.
Allah (cc) Kuran'da peygambere itaat etmenin ve onun yoluna uymanın önemini pek çok ayetle bildirmiştir. Bu ayetlerden biri şu şekildedir:
Kim Resûl'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. (Nisa Suresi, 80)
Görüldüğü gibi Allah (cc)'a itaat eden ve teslim olan kişinin en önemli alametlerinden birisi o kişinin peygambere olan itaati ve bağlılığıdır. Çünkü Allah (cc) peygamberleri Kendi izni ile insanları doğru yola iletmeleri için göndermiştir. Eğer bir kimse Allah (cc)'ın yoluna uymak ve Allah (cc)'ın hoşnut olacağı bir insan haline gelmek istiyorsa, Peygamber Efendimiz (sav)’e itaat etmeli ve tam anlamı ile onun yoluna uymalıdır. Rabbimiz “Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti (sünneti) öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.” (Bakara Suresi, 151) ayetiyle bizlere bu gerçeği haber vermektedir. Nitekim bu ayette geçen “hikmet” ifadesi İslam alimleri arasında ittifakla "Peygamber Efendimiz (sav)’in sünneti" olarak kabul edilmiştir.
Müminlere anlaşmazlığa düştükleri konularda Kuran’ı ve Peygamberimiz (sav)’in sünnet-i seniyyesini kendilerine yol gösterici olarak almaları emredilmiştir. Rabbimiz Kuran’da şu şekilde buyurmaktadır:
Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa suresi, 65)
Bu ayette de açıkça buyurulduğu gibi, Peygamberimiz (sav) Hz. Muhammed (sav)’in uygulamaları, müminler için kesin bir hükümdür. Çünkü sünnet Kuran’ın yorumu, açıklaması, tefsiridir. Bu nedenle de Peygamberimiz (sav)’in sünnet-i seniyyesi konusunda mümin erkek ve kadınlar için herhangi bir reddetme hakkı yoktur. Kuran’da şu şekilde buyurulmaktadır:
Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzab Suresi, 36)
...Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikabı) pek şiddetli olandır. (Haşr Suresi, 7)
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. (Nur Suresi, 51)
Bir insanın Peygamberimiz (sav)’e olan teslimiyeti ve verdiği hükümleri eksiksiz yerine getirmesi, o kişinin imani bir şuurla hareket ettiğinin göstergesidir. Eğer bir insan gönülden Peygamberimiz (sav)’e uyuyor ve onun verdiği hükümler hakkında kalbinde hiçbir şüphe duymuyor ise, bu kişi aslında Allah (cc)'ın hükmüne uyduğunun bilincindedir. Rabbimiz bir ayetinde “O hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O’nun söyledikleri yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir” (Necm Suresi, 3,4) şeklinde buyurarak Peygamberimiz (sav)’in ancak vahiyle konuştuğunu ve onun sözlerinin Kendi koruması altında olduğunu haber vermektedir. Nitekim Peygamberimiz (sav) de kendisinin yoluna uyulmasının ne kadar önemli olduğunu, özellikle kendisinden sonra gelecek olan nesillerin bu konuya hassasiyet göstermeleri gerektiğini hadis-i şeriflerde şöyle belirtmiştir:
Benden sonra yaşayanlar, pek çok ihtilâf ve herc-ü merc görecekler. Size sünnetimi ve doğruya götüren râşid halifelerin yolunu, sünnetini tavsiye ederim. Siz ona sımsıkı sarılın. Dişlerinizle sımsıkı tutunun sünnetime ve râşid halifelerin sünnetine. Sakının; sonradan çıkma işlerden sakının! Çünkü, her sonradan çıkma bid'at, her bid'at da dalâlettir.
Muhakkak ki, en güzel söz Allah'ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in yoludur. İşlerin en kötüsü de dine aykırı olarak sonradan çıkarılandır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki Peygamberimiz (sav)’in sünneti ve onun iman edenleri çağırdığı yol, inananlara hayat verecek bir yoldur. Allah (cc) bir ayetinde şu şekilde buyurmuştur:
Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulüne icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplancaksınız. (Enfal Suresi, 24)
Salih müminlerin yapması gereken Peygamberimiz (sav)’in kendilerini hayat verecek bir yola davet ettiğini bilerek, onun yoluna uymaları ve sünnet-i seniyyeyi kendilerine bir rehber olarak görmeleridir. Allah (cc)'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak isteyen kişi en başından itibaren binasını sağlam bir temel üzerine kurmalıdır. Kendisine Kuran'ı rehber edinmiş ve Peygamberimiz (sav)’in ahlakını örnek almış bir kişi, doğru olan yola uymuş bir kişidir. Allah (cc) Kuran'da binasının temelini baştan sağlam kuran insanlardan şöyle bahsetmektedir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe suresi, 109)
Allah (cc) korkusu ile hareket eden ve Allah (cc)'ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba harcayan kimse Peygamberimiz (sav)’in sadık bir takipçisi olur, ahlaken ve imanen Peygamberimiz (sav)’e benzemeye çalışır. Peygamberimiz (sav)’e benzemek ise ancak Kuran'a tabi olmakla ve sünnet-i seniyyeden ayrılmamakla mümkündür.
İnsanların Dediği Gibi Değil,
Allah'ın Dediği Gibi Din Allah insanlara nasıl bir ahlaka sahip olmaları, nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini detaylı olarak bildirmiştir. Gerçek din ahlakı, Allah'ın emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle yaşanır. İnsanların bir kısmı ise bu ahlakı yaşamaktan şiddetle kaçınırlar. Tam olarak Allah'ın hükümlerine teslim olmak istemez, kendi nefislerinin de tatmin olacağı bir model oluşturmaya çalışırlar. Bunun için kendilerince bazı kurallar, prensipler oluşturur, dinin de bu prensiplere uygun olması gerektiğini düşünürler. Kendi kuralları ve mantık örgüleriyle uygun olduğu müddetçe din ahlakını yaşamayı kabul ederler. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve aldatmacadır. Çünkü gerçek din ahlakı, insanların dediği gibi değil, Allah'ın bildirdiği gibi yaşanan ahlaktır.
Allah Kuran'da, kendi çarpık mantık örgülerine göre hareket eden ve Allah'ın bildirdiği gibi yaşamayan insanların yanılgılarını şu şekilde haber vermektedir:
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?
İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.
Onlara sor: "Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak? (Kalem Suresi, 36-40)
İnsanların Dediğine Göre Hareket Edenlerin Çarpık Zanları
Allah'ın bildirdiği gibi değil de insanların dediği gibi yaşamak, söz konusu kişilerin pek çok çarpık ve sapkın çıkarımlarda bulunmalarına neden olur. Örneğin Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan münafıklar, bu tarz çıkarımlarla fitne ortamı meydana getirmeye çalışmışlar, müminleri hak yoldan uzaklaştırmayı hedeflemişlerdir. Allah, münafık ve müşrik ahlaklı insanların bu çirkin özelliklerini şu şekilde bildirmiştir:
Bir de; kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırması için. O kötülük çemberi, tepelerine insin. Allah, onlara karşı gazablanmış, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür. (Fetih Suresi, 6)
Ayette de bildirildiği gibi kötü zanları, asıl olarak bu zannın sahiplerine zarar vermiş, Peygamberimiz (sav) ve sahabe ise Allah'ın izniyle hep galip gelmişlerdir. "Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar?..." (Maide Suresi, 50) ayetiyle de bildirildiği gibi söz konusu kişileri bu sonuca sürükleyen sebeplerden biri, Allah'ın dediği gibi değil, cahiliye hayatında öğrendikleri sapkın mantıklara göre hareket etmek istemeleridir. Oysa Allah Kuran'da, "...Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50) diye bildirmiştir.
Kendi İstek ve Tutkularını İlah Edinenler
İnsanları Allah'ın bildirdiği gibi din ahlakını yaşamaktan alıkoyan en önemli unsurlardan biri, akıl ve vicdanlarıyla değil, nefisleriyle düşünmeleridir. Diğer bir deyişle, kendi istek ve tutkularına göre hareket etmeleridir. Bu da söz konusu insanların hak olana değil, batıl olana uymalarına, hem kendilerine hem de çevrelerine maddi manevi büyük sıkıntılar vermelerine neden olur. Allah Kuran'da, nefsin insanları hep kötülüğe yönlendirdiğini bildirmiştir:
... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)
Bir başka ayette ise, insanların kendi istek ve tutkularına uymalarının büyük belalara sebep olacağı şöyle haber verilmiştir:
Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)
Allah'ın indirdiği din, insanların yaratılışına en uygun olanıdır. İnsanların kendi mantık örgülerine, kültürlerine, birikimlerine göre yaptıkları değerlendirmeler ise çeşitli sıkıntılara neden olur. Çünkü Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, herşeyin kendi nefsine uygun olmasını ister. Ona göre önemli olan, nefsinin isteklerinin tatmin olmasıdır, bu durumun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise çoğunlukla düşünmez. Düşünse dahi, nefsi kendi istek ve tutkularını ona daha önemli gösterir. Nefse göre hareket edildiğinde, kişinin en çok kendisinin rahat etmesi, en çok kendisinin gözetilmesi gerekir. Kuran ahlakını yaşamayan insanların bu bitmek bilmeyen hırsları Kuran’da şu şekilde haber verilmiştir:
Yoksa insana 'her arzu edip dilekte bulunduğu' şey mi var? (Necm Suresi, 24)
Nefsinin planladığının aksine bir durum geliştiğinde de bu insanlarda çok fevri tepkiler oluşabilir. Öfke, küskünlük, duygusallık gibi Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlar gösterilebilir. Bu durum söz konusu insanların bencil, sevgisiz, kibirli, insaniyetsiz olmalarına neden olur. Bu insanlar en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia ettiklerinde de, bu sevgi anlayışının muhakkak onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini gözetmez, dünyevi birtakım beklentilere göre hareket ederler.
Tüm bunların en başta kişinin kendisine zarar vereceği açıktır. Sürekli nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalışan insan, kendisini yıpratan bir hırsla yaşamanın sıkıntılarını çeker. Güven, huzur, itidal yerine, sürekli endişe, korku ve tedirginlikle yaşar. Sahip olduğu herşeyin Allah'ın bir lütfu olduğunun bilinciyle hareket etmediği ve tevekkül etmediği için, sahip olduklarını kaybetmekten ya da olayların kendi istediği gibi gelişmeyeceğinden duyduğu korku ruh dengesini bozar.
Nefsine göre hareket eden insanların en belirgin özelliklerinden biri de sevgilerinin çok yüzeysel olmasıdır. Bu kişilerin sevgileri birtakım yüzeysel değerlere bağlıdır. Bu değerlerin eksilmesi ya da azalması sevgilerinin bir anda yok olmasına neden olur. Sevgilerinde sadık olmazlar. Kendilerine gösterilen sevgi ve ilgiyi de gereği gibi takdir edemezler. Çoğu zaman ailelerin evlatlarından gerekli ilgi ve anlayışı görmemeleri, dostlukların rahatlıkla çözüme kavuşturulabilecek sorunlar nedeniyle bir anda sona ermesi bu durumun bilinen örneklerindendir. Şüphesiz bu, iman etmeyen insanların yaşadığı en büyük manevi belalardan biridir. Çünkü sevgi Allah'ın insanlara çok güzel bir nimetidir. İnsan yaratılışı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arayışı içinde olur. Şartlar ne olursa olsun, ömrünün sonuna kadar güvenip sevebileceği dostları ve yakınları olsun ister. Nefsine göre hareket eden, Kuran ahlakına uygun düşünüp hareket etmeyen insanlar ise yaşamları boyunca bu nimetten mahrum kalırlar. Sözde sevgi adına, merhametin, acımanın, şefkatin, sabrın, hoşgörünün olmadığı, pek çok sıkıntının yaşandığı bir ortam meydana getirirler.
Kuran Ahlakına Göre Gerçek Sevgi
Müminler ise en çok Allah'ı severler. Allah'ın herşeyi bir hayır ve güzellikle yarattığını, yaşadıkları her anın bir hikmetle geliştiğini, kaderlerinde olanı seyrettiklerini bilerek davranırlar. Allah'ın kendilerine yaşattığı her andan hoşnut olurlar. Rabbimiz'in verdiği tüm nimetlere gereği gibi şükrederler ve yalnızca O'na dayanıp güvenir, sadece Allah'a tevekkül ederler. İman edenlerin gerçek dost ve yardımcısı Allah'tır. Müminlerin Allah'a olan sevgileri Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)
Dünyadaki varlıkları severken de bunların Allah’ın tecellileri, yaratma sanatındaki güzellikleri olduğunu bilerek severler. Sevgilerinde sabırlı, hoşgörülü ve merhametlidirler. Acizlikler ve eksiklikler, karşılarındaki insana daha çok şefkat duymalarına neden olur. Dünyadaki her güzelliğin pek çok eksiklikle beraber yaratılmış olduğunu, gerçek güzelliğin ise ahirette var olacağını bilirler. Hayatlarının her anında olduğu gibi, sevgilerinde de asıl olanın ahiretteki yaşamları olduğunu unutmazlar.
Dünyadaki herşey kusurludur. Ahirette ise mükemmellik hakimdir. İnsan sürekli sevdikleriyle beraber olsa, en çok ilgiyi kendi görse, herşey istediği gibi olsa da bunların hepsi sonludur. Ölümle birlikte yok olacaktır. Ahiret hayatı ise sonsuzdur. Müminler dostluğun, arkadaşlığın, yakınlığın tam anlamıyla ahirette yaşanacağını bilerek, dünyada en güzel ahlakı, en derin sevgiyi yaşamaya çalışırlar. Ahlakları güzelleştikçe, kavrayışlarının ve anlayışlarının derinleşeceğini, dolayısıyla her nimetten daha çok zevk alacaklarını düşünerek, ahlaklarına önem verirler. Beklentileri ve talepleri dünyevi değildir.
Bu nedenle, iman etmeyen insanların yaşadıkları tedirginliklerden, korkulardan, güvensizliklerden uzaktırlar. Çünkü isteklerini karşılarındaki insanın değil, Allah'ın yerine getireceğini bilerek, sadece Allah'a yönelip dönerler. Allah'ın istediği gibi bir hayat yaşadıklarında, Allah'ın onlara en güzel karşılığı vereceğini umud ederler. Rabbimiz'in nimetlerinden biri olan sevgiyi de, bu mantık ve bilinçle çok derin ve güzel yaşarlar. Kısaca, Allah'ın bildirdiği gibi yaşayanlarla, insanların dediği gibi yaşayanlar arasında yaşamlarının her anında derin farklılıklar vardır.
Allah Kuran'da nefsinin kötülüklerine uyanlarla, Allah'ın emrine göre yaşayanlar arasındaki bu büyük farklılığı şu şekilde bildirmiştir:
Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14)
Sonuç
Gerçek din ahlakını yaşamak, Allah'ın bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşamak ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine tam olarak uymakla mümkündür. Allah'ın bildirdiği dışında mantık örgüleri kurmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirir. Allah, "... Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve rehberinin, Allah'ın indirdiği hüküm olan Kuran ahlakı olduğunu bildirmiştir. Bundan başka yol arayanların, doğruya ulaşmaları mümkün değildir.
Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle de Kendisi'nin emrettiği ahlakı yaşayanların en güzel sonuca kavuşacaklarını müjdelemiştir. Allah'ın izniyle müminler, hem dünyada hem de ahirette Rabbimiz'in müjdelediği gibi güzel bir hayat yaşarlar. Tüm bunlara rağmen kendi istek ve tutkularına göre yaşamak isteyenlerin kavuşacakları sonuç ise, sapkınlıktır:
Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (Kasas Suresi, 50)
Allah insanlara nasıl bir ahlaka sahip olmaları, nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini detaylı olarak bildirmiştir. Gerçek din ahlakı, Allah'ın emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle yaşanır.
Muhammed Allahın Resulü ve Nebilerin Sonuncusdur. Emin ol senin kadar belkide senden daha çok severim Elçiyi. Tek farkımız var Ben Allahın Kitabı Kurana sende Hadislere inanıyosun. Burda seninle hadis kirtiğine girmeyecem, çünkü şartlanmışsın sana bilimsel veriler, ayetler hepsini dökerim.Ama gerek yok.
Bu kadar yazdığın şeye karşı sadece sana şunu sorcam;
Mümtehine Suresi 4. ayet;
"İbrahimde ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel örnekler vardır......."
Eğer Kuran okuyosan bu ayetle karşılaşmısındır. Allah ve Resulüne uyun Resulde sizin için güzel örnekler vardır ayetini eğer sünnet ve hadis adı altında anlıyor ve bugün ki dinin temeli görüyorsan sana şunu soruyorum.
O Hadisçilerin Buhari ve Mislim varya niye hiç bir hadisinde " Peygamber şöyle buyurdu; " İbrahim demiştiki............" niye böyle bir ifade yok? hiç aklına gelmiyo mu.
Oysa Allah kitabında İbrahimde ve onunla bulunanlarda sizin için güzel örnekler var diyo. Yoksa Peygamber Allahın emirlerine riayet mi etmedi? Yoksa sen Peygamberden daha mı iyi biliyon Allahın dinini ve daha mı çok düşünüyon ümmeti.
Muhammed Allahın Resulü ve Nebilerin Sonuncusdur. Emin ol senin kadar belkide senden daha çok severim Elçiyi. Tek farkımız var Ben Allahın Kitabı Kurana sende Hadislere inanıyosun. Burda seninle hadis kirtiğine girmeyecem, çünkü şartlanmışsın sana bilimsel veriler, ayetler hepsini dökerim.Ama gerek yok.
Bu kadar yazdığın şeye karşı sadece sana şunu sorcam;
Mümtehine Suresi 4. ayet;
"İbrahimde ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel örnekler vardır......."
Eğer Kuran okuyosan bu ayetle karşılaşmısındır. Allah ve Resulüne uyun Resulde sizin için güzel örnekler vardır ayetini eğer sünnet ve hadis adı altında anlıyor ve bugün ki dinin temeli görüyorsan sana şunu soruyorum.
O Hadisçilerin Buhari ve Mislim varya niye hiç bir hadisinde " Peygamber şöyle buyurdu; " İbrahim demiştiki............" niye böyle bir ifade yok? hiç aklına gelmiyo mu.
Oysa Allah kitabında İbrahimde ve onunla bulunanlarda sizin için güzel örnekler var diyo. Yoksa Peygamber Allahın emirlerine riayet mi etmedi? Yoksa sen Peygamberden daha mı iyi biliyon Allahın dinini ve daha mı çok düşünüyon ümmeti.
Kuranı kerim Allah kelamıdır bunda zerre kadar şüphem yoktur hz Muhammed(s.a.v) son peygamberdir şüphem yoktur.
hz. peygamber(sav) ümmidir yani okuma yazma bilmez yaptığı herşey Allahtandır o bize nasıl yaşamamız gerektiğini senin dediğin gibi hz İbrahimin dininin islam olduğunu öğretti kuran bizim öz kaynağımızdır ana rehberimiz ama
peygamber ve sünne olmasaydı biz onu anlayamazdık hz Ali (r.a) yi nerden bilecektik
Kuranı kerim Allah kelamıdır bunda zerre kadar şüphem yoktur hz Muhammed(s.a.v) son peygamberdir şüphem yoktur.
hz. peygamber(sav) ümmidir yani okuma yazma bilmez yaptığı herşey Allahtandır o bize nasıl yaşamamız gerektiğini senin dediğin gibi hz İbrahimin dininin islam olduğunu öğretti kuran bizim öz kaynağımızdır ana rehberimiz ama
peygamber ve sünne olmasaydı biz onu anlayamazdık hz Ali (r.a) yi nerden bilecektik
Bu yaptığın açıklama sorumun cevabı değil. Senin zerre kadar Kuranla islamla alakan yok. Şüpem yok demeyle müslümanlık olmaz. Hadis ve sünnet öğretisine inan bir insan Kuranı red ediyor demektir. Kuran okursan geçekleri göreceksin.
Allahın Peygamberine iftira atmayı bırak. Heva ve hevesinle konuşma. Genelek ve göreneklerden din olmaz. Neye dayanarak peygamberin okuma yazma bilmediğini sölüyon. Ümmilik okuma yazmak bilmemek mi? ARapaçayı bilmiyosan yorum yapma Allahın Resulü hakkında. İftira atma o güzel Resule.
Ummilik kendisine kitap verilmeyen yani Tevrat ve İncili okumayan onlarıda sağ eli ile yazmayan demektir. Arapçada oku kelimesinin kökü İkradır. Eğer okuma yazmakla ilgili bir cümle kurmak istersen ikra kökü ile kelimeyi kurmalısın.
Senin gibi sunni zihniyet Allahın Resulünü bile tanımaz. 40 yaşına kadar ticaretle uğraşan İslam dinin gereği Okumak ve bilim olan bir öğretide ancak ve ancak örümcek kafalılar Resulün okuma yazma bilmediğini söler.
Arap alfebesini araştır. İslamın ilk yıllarında kulandıkları alfebeyi araştır. Yazılı metinlere bak. Put persetler dahi şiir yarışmaları düzenleyip okuma yazma bilirken Allahın Resulüne okuma yazma bilimiyor demek hakarettir.
Bu yaptığın açıklama sorumun cevabı değil. Senin zerre kadar Kuranla islamla alakan yok. Şüpem yok demeyle müslümanlık olmaz. Hadis ve sünnet öğretisine inan bir insan Kuranı red ediyor demektir. Kuran okursan geçekleri göreceksin.
Allahın Peygamberine iftira atmayı bırak. Heva ve hevesinle konuşma. Genelek ve göreneklerden din olmaz. Neye dayanarak peygamberin okuma yazma bilmediğini sölüyon. Ümmilik okuma yazmak bilmemek mi? ARapaçayı bilmiyosan yorum yapma Allahın Resulü hakkında. İftira atma o güzel Resule.
Ummilik kendisine kitap verilmeyen yani Tevrat ve İncili okumayan onlarıda sağ eli ile yazmayan demektir. Arapçada oku kelimesinin kökü İkradır. Eğer okuma yazmakla ilgili bir cümle kurmak istersen ikra kökü ile kelimeyi kurmalısın.
Senin gibi sunni zihniyet Allahın Resulünü bile tanımaz. 40 yaşına kadar ticaretle uğraşan İslam dinin gereği Okumak ve bilim olan bir öğretide ancak ve ancak örümcek kafalılar Resulün okuma yazma bilmediğini söler.
Arap alfebesini araştır. İslamın ilk yıllarında kulandıkları alfebeyi araştır. Yazılı metinlere bak. Put persetler dahi şiir yarışmaları düzenleyip okuma yazma bilirken Allahın Resulüne okuma yazma bilimiyor demek hakarettir.
sayın zahir kişileri inançlarından dolayı yeremessiniz sizi yöneticiler havale ediyorum
cemalettin 15.06.2006, 13:08 kavuşur maksuda elbet,yolu doğru olanlar.
siz hala burada bir vasıta bekler iken...
Serkan_Devrim 15.06.2006, 13:23 Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz:
Allah'ın Kitabı ve Peygamberi'nin sünneti."
bu hadisi bu şekilde değiştirenleri Allah'a havale ediyorum. peygamberin bu hadisi şöyledir.
ben size birbirinden ağır iki emanet bırakıyorum ki onlara tutundukça doğru yoldan çıkmazsınız. birincisi Allahın kitabıdır. diğeri ehlibeytimdir. hadisin doğrusunda ki ehlibeyt sözünü değiştirip sünnet yapanlar gerçekleri nereye kadr saklayacaklarını sanıyorlar? bu kadar ehlibeyt düşmanlığı olur mu? yazıklar olsun!
bu hadisi bu şekilde değiştirenleri Allah'a havale ediyorum. peygamberin bu hadisi şöyledir.
ben size birbirinden ağır iki emanet bırakıyorum ki onlara tutundukça doğru yoldan çıkmazsınız. birincisi Allahın kitabıdır. diğeri ehlibeytimdir. hadisin doğrusunda ki ehlibeyt sözünü değiştirip sünnet yapanlar gerçekleri nereye kadr saklayacaklarını sanıyorlar? bu kadar ehlibeyt düşmanlığı olur mu? yazıklar olsun!
sayın ali ekber dogrusu ehlibeyttir alıntı bir paylaşım olduğu için dikkat etmemiştim hakkınızı helal ediniz
Serkan_Devrim 15.06.2006, 13:48 sayın ali ekber dogrusu ehlibeyttir alıntı bir paylaşım olduğu için dikkat etmemiştim hakkınızı helal ediniz
sanırım yanlış anlaşıldım. afedersiniz. duygusal bir patlama olduğu için üzerinize alındınız. bu hadisi biliyorum ve kimin rivayet ettiğinide bilirim. ben hadisi değiştiren ilk alimlerimize kızıyorum. hz Ali ve ehlibeyt düşmanlığından dolayı her hadisi değiştirme yada hz Ali ile ilgili hadislerin aynısını başkaları için sahte hadislerle rivayet etme hastalığı alimlerimizi sarmıştı vakti zamanında.
buda kokuşmuş kureyşin hastalığından başka bir şey değildi.
yalnış anlaşılma için özür dilerim.
sayın ali ekber dogrusu ehlibeyttir alıntı bir paylaşım olduğu için dikkat etmemiştim hakkınızı helal ediniz
İşine gelmedimi böyle demi. Karşımıza geçmiş din adına ahkam kesiyosun Muhammede ve Aliye iftira atıyosun, sonrada alıntı yaptım yanlış olmuş. Bide kalkmış Aleviyim diyon. Alıntıda olsa İnsan önce yazdığını okur. Sen Alevi değil bu kimliği kullanarak burda sunni propagandası yapan birisin.
İşine gelmedimi böyle demi. Karşımıza geçmiş din adına ahkam kesiyosun Muhammede ve Aliye iftira atıyosun, sonrada alıntı yaptım yanlış olmuş. Bide kalkmış Aleviyim diyon. Alıntıda olsa İnsan önce yazdığını okur. Sen Alevi değil bu kimliği kullanarak burda sunni propagandası yapan birisin.
bu kinin bu hırsın beyhudedir sayın zahir benim alevi olduğuma olmadığıma sen karar veremessin senin fikrini desteklemek zorunda değilim alevi olmak için, yaptığın hakaretleri şahsım ve aleviliğim adına şiddetle kınıyorum
bu kinin bu hırsın beyhudedir sayın zahir benim alevi olduğuma olmadığıma sen karar veremessin senin fikrini desteklemek zorunda değilim alevi olmak için, yaptığın hakaretleri şahsım ve aleviliğim adına şiddetle kınıyorum
Kulandırtmam sana alevi kimliğini. Bu kimliği ağzına alarak burda sunni propagandası yapamassın.
Kulandırtmam sana alevi kimliğini. Bu kimliği ağzına alarak burda sunni propagandası yapamassın.
sayın yöneticiler görüyorsunuz
ben bu forumda, hiç görmediğim şekilde fikir ve aleviliğime hakaretvari satşmalar yaşıyorum sayın zahir gibi düşünmemmi gerekiyor anlayamıyorum
kimliğimde alevi yazsaydı emin olun yayınlardım benim alevi olduğumu ispat etmem için ne yapmalıyım? bu forumda eksik veya yanlış bildiğim şeyleri öğrenmek en doğal hakkım olsa gerek ben nasıl suni propagandası yapabilirim ki
öyle olsaydı sayın zahir gibi düşünmem gerekmezmiydi
manifesto 15.06.2006, 14:41 zahir : Alevi değil bu kimliği kullanarak burda sunni propagandası yapan birisin
? Sn.Zahir doprusu sizi anlıyamıyorum
Sünni propaganda ne demek???? Yani kişi ne yaparak sünni propaganda yapmış olur.
İslam adına birtakım iddialar var ise onlara cevap yazmak propaganda mı?
Siz neyin propagandasını yapıyorsunuz? Yoksa kendisini alman profösör Hans Von Aiberg olarak tanıtan ve internette HANİF İSLAM - protestan islam diye acip bir din ortaya koyan gaziantepli propagandacının yaptıklarını mı yapıyorsunuz??
http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=08.06.2006&Newsid=79520&Categoryid=1
Sünni islam islamın gelenekçi ve sünnete dayalı yorumudur.Kur'an ve sünnet etafında şekillenmiş ve dünyada milyarlarca inananı olan dinin inananlarını temsil eder
Zahir abi..Sünni değil ki zaten...
+ ek olarak ben sizin bazı konularda yazdığınız yazıları okudum..
Çokta Alevilik öğretisiyle bütünleşmiş bir açıklama yok...
Not: http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=152841&postcount=12
http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=152844&postcount=13
http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=152846&postcount=14
http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=152858&postcount=16
Şu linkleri birde siz okuyun..Bu sadece bu konu için olanlar..
Ya diğer Konular için....(?)
http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=150657&postcount=14 bu bakış açınıza saygım var..Özgürsünüz...;=)
saygılar..!
? Sn.Zahir doprusu sizi anlıyamıyorum
Sünni propaganda ne demek???? Yani kişi ne yaparak sünni propaganda yapmış olur.
İslam adına birtakım iddialar var ise onlara cevap yazmak propaganda mı?
Siz neyin propagandasını yapıyorsunuz? Yoksa kendisini alman profösör Hans Von Aiberg olarak tanıtan ve internette HANİF İSLAM - protestan islam diye acip bir din ortaya koyan gaziantepli propagandacının yaptıklarını mı yapıyorsunuz??
http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=08.06.2006&Newsid=79520&Categoryid=1
Sünni islam islamın gelenekçi ve sünnete dayalı yorumudur.Kur'an ve sünnet etafında şekillenmiş ve dünyada milyarlarca inananı olan dinin inananlarını temsil eder
manifesto: öyle görünüyorki şimdiye kadar benim yazdıklarımı gözü kapalı okumuşsunuz. sürekli olarak mezhepsiz olduğumu sölüyom ama görüyorum ki beni bir kimlikle tanımak cihetindesin. aslında yazılarımın tamamını takip etmiş olsaydın tanımlamayı görecektin.
Ali İmran Suresi 67. ayet:
67. İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
manifesto Kurandan o kadar bi habersinki Allahı bir tanımak olan Hanifliği birilerine özgülüyosun. Sen bu kavramı Kurandan değil bir gazete haberinden öğrendiğin için Hans adlı birinin acayip din dediğin şeyle beni özgülemeye çalışman gayet doğal. Gazete haberinden öğrendiğin hanifliğin savunuculuğunu yapmaya çalışan hansı tanıyorum. İslamla ilgili olan adını ne koyarsan koy bir çok kişiyi tanıyorum. Çünkü araştırıyorum okuyorum. Hansıda, Gazaliyide,Muhittin Arabiyide, Ahmet Hulusiyide, İbrahim Hakkı, Fetullah felan filan..... bir çok kişiyi tanıyorum ve düşüncelerini okuyorum. Bunlar içerisinde tabiki İtikatim senin gibi Gazete küpürleri değil Allahın Kelamı olan Kuran.
Yok illada beni birilerinin propagandasını yapmakla suçlamakla ısrarcı isen; Düşüncelerimin şekillenmesinde büyük pay sahibi olan, Allahın Kelamını Gazete küpürlerinden değil Kurandan öğrnenmeme beni ikna eden Edip Yükselci olarak tanımlayabilirsin . Yükselci Zahir diyebilirsin.
Neyse Allahı Bir tanımak olan haniflik ne hansın ne Yükselin nede başka birinin tekelindedir. Allah bize Kuranda İbrahimin dinine uymamızı hanif olup kendisini bir tanımamızı emreder. Sen dini; Allah+peygamer+mezhep+şeyhler+evliyalar+sünnnet +++++ şeklinde algıladığın ve kendini müslüman zannedip Kurandışında olduğun için haniflik kavramı ilede ilk defa karşılaştığın ve gazete küpürlerinden öğrendiğin için bu yazını çok görmedim.
Şimdi sen Sunni mezhebinin; Kuran ve sünnetle şeklinlenmiş bir islamın dünyada milyarlarca müslüman tarafından savunulduğunu ve doğru olduğunu kabül ediyorsun ya, işte sende o milyarlarca insanda Kurandan bi haber, gazete küpürlerine itibar eden insanlarınız. Kendinizi müslüman zanneden yahudi uşaklarısınız. Çok görmüyom nede olsa sende o milyarlaca insanda Yezidin Torunusunuz.
Yahudi uşağı, Yezidin Torunu şimdi git dinini Gazete küpürlerinden değil Kurandan öğren.
Ben burda olduğum sürece Allahın Aslanı Ali ve yandaşları nasıl Ebü Süfyan ve soyu bozuk Yezid ile mücadele etdi ise bende Ali gibi, senin gibi sunni uşaklarla mücadele edecem.
Tevbe Sûresinin 98 . Ayet:
Araplardan öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Allah, Ebü Süfyanında, Muaviyeninde Yezidinde seninde belasını vermiş. Bizede de Amin demek düşer.
Övgü Alemlerin Rabbi Olan Allahadır.....
bektaşi44 10.07.2006, 20:07 com
AleviGenç 23.08.2006, 23:23 Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. imam-ı
Azam, geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet
ve bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir.
Sélâmun Aléyküm
"Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîym"
Benim ildiğim ebu hanifi olmak üzere birçok sunni mesheb ve büyüklerinin Din öğretmeni "BİZİM Meshebimizin kurucusu 6.İmamımız İmam Cafer-i Sadık"...Ki bunu sunnilerde kabul eder.Ama catlakkalpler kardeşimin aldığı site yazmamış...Üzüldüm.
"Lailahé İllallah,Muhammédin Resululah,Aliyyén Véliyyullah"
"Tek yaratıcı Allah'tır ,Hz.Muhammed(sav) onun elcisi-dir,Hz.Ali'de onun varisi"
"La Féta İlla Ali La Séyfé İlla Zülfikar"
"Ali'den üstün savaşçı,Zülfikardan keskin kılıç yoktur!"
"Lailahé İllallah,Muhammédin Resululah,Aliyyén Véliyyullah"
"Tek yaratıcı Allah'tır ,Hz.Muhammed(sav) onun elcisi-dir,Hz.Ali'de onun varisi"
AleviGenc arkadaşım; Veli dost demek değilimi? Ben dost olarak biliyodum anlamını. Veliyullah=Allahın Dostu
Lailahe İllahlah da Tek yaratıcı Allahtır demişsin. Bildiğim kadarıyla LA eki Arapçada olumsuzluk veren ön ek yani yoktur anlamında. LA eki bir kelimenin başına geldimi şiddetle o kelimede olumsuzluk eki vurgulanır. Şimdi Lailahe dedik mi La=yoktur, İlah =İlah, ilahın sonundaki "e" kelimeye çoğul ve dişi anlamı katar. İlla Allah kelimesi ise Sade Allah anlamına gelir. Kuranda Nas suresinde Allah biz insanların İlahıdır. Yani kendisi için İlahinNas der. Eğer burda vurgulanmak istenen İlahlar yoktur Sadece Allah vardır cümseli ise o zaman Arapça bu cümleyi La Alihe İlla Allah olarak kurmak gerek. Eğer La İlahe dersek Dişi İlahlar yok anlamı çıkar ortaya.
Şimdi Veli olayında dediğim gibi ben dost olarak biliyom anlamını, Ali eğer Allahın dostu ise bu senin ve benim idrakimizin dışında olur. Yine Kurandan biliyoruz ki Bireyin Tek Velisi yani Dostu Allahtır. Yani biz yaratılmışlar Dost olarak Allahtan başkasını edinemeyiz. Bunu bir makam olarak düşünürsen, yine Kurandan biliyoruz ki bu makamda olan Tek kişi İbrahim peygamberdir.
Saygılarımla...
AleviGenç 24.08.2006, 09:29 AleviGenc arkadaşım; Veli dost demek değilimi? Ben dost olarak biliyodum anlamını. Veliyullah=Allahın Dostu
Lailahe İllahlah da Tek yaratıcı Allahtır demişsin. Bildiğim kadarıyla LA eki Arapçada olumsuzluk veren ön ek yani yoktur anlamında. LA eki bir kelimenin başına geldimi şiddetle o kelimede olumsuzluk eki vurgulanır. Şimdi Lailahe dedik mi La=yoktur, İlah =İlah, ilahın sonundaki "e" kelimeye çoğul ve dişi anlamı katar. İlla Allah kelimesi ise Sade Allah anlamına gelir. Kuranda Nas suresinde Allah biz insanların İlahıdır. Yani kendisi için İlahinNas der. Eğer burda vurgulanmak istenen İlahlar yoktur Sadece Allah vardır cümseli ise o zaman Arapça bu cümleyi La Alihe İlla Allah olarak kurmak gerek. Eğer La İlahe dersek Dişi İlahlar yok anlamı çıkar ortaya.
Şimdi Veli olayında dediğim gibi ben dost olarak biliyom anlamını, Ali eğer Allahın dostu ise bu senin ve benim idrakimizin dışında olur. Yine Kurandan biliyoruz ki Bireyin Tek Velisi yani Dostu Allahtır. Yani biz yaratılmışlar Dost olarak Allahtan başkasını edinemeyiz. Bunu bir makam olarak düşünürsen, yine Kurandan biliyoruz ki bu makamda olan Tek kişi İbrahim peygamberdir.
Saygılarımla...
Vayyy arapca ders'de görüyoz sağol varol :w00t:
Borcumuz ne kadar usta... :)
Şaka bir yana sen sunni değilsen neyi benimsedin yani kendini ne olarak tanımlıyorsun?
Yalnış anlama Müslümansın ona diçem bişey yok zaten Müslüman değilsin demeye yetkimde yok...Ama yolun ne?
Birde :
Tek yaratıcı ve herşeye gücü yeten Allah değil mi?
Dünyadaki resülü , elçisi Hz.Muhammed(sav) değil mi?
Hz.Muhammed'in canı ciğeri dostu ve varisi Hz.Ali değil mi?
...Ama yolun ne?
Birde :
Tek yaratıcı ve herşeye gücü yeten Allah değil mi?
Dünyadaki resülü , elçisi Hz.Muhammed(sav) değil mi?
Hz.Muhammed'in canı ciğeri dostu ve varisi Hz.Ali değil mi?
Muhammed Ümmetinden, İbrahimin Dinindenim.
Tek Yaratıcı ve Herşeye Gücü yeten ALLAHtır.
Muhammed Allahın Resulü ve Nebilerin Sonuncusur.
Muhammedin canı ciğeri dostu, benimle yaratıcı arasında hiç şey ifade etmez. İlim sahibidir. Kuran nisbetinde düşüncelerinden faydalanılır. Muhammedin Velisi (dostu, Sahibi) nasıl Allahsa, benimde Velim Ali yada Muhammed değil Allahtır.
Ali, Muhammede varis değildir, Niye varis olsun ki? Dinde, kitapta eksik olan bir şey yoktur. Muhammedin elçilik görevinde bir eksiklik mi var? Son Resül ve Nebi dir diyoruz.
Muhammedin görevi biz insanları büyük bir günün azabına karşı uyarmak, Allahtan aldığı mesajı iletmektir. Bunun dışında başka bir görevi yoktur. Bu görevinide tamamlamış ve boyut değiştirmiştir. Varis olunacak bir görev yoktur ortada....
Saygılarımla...
AleviGenç 24.08.2006, 10:03 Muhammed Ümmetinden, İbrahimin Dinindenim.
Tek Yaratıcı ve Herşeye Gücü yeten ALLAHtır.
Muhammed Allahın Resulü ve Nebilerin Sonuncusur.
Muhammedin canı ciğeri dostu, benimle yaratıcı arasında hiç şey ifade etmez. İlim sahibidir. Kuran nisbetinde düşüncelerinden faydalanılır. Muhammedin Velisi (dostu, Sahibi) nasıl Allahsa, benimde Velim Ali yada Muhammed değil Allahtır.
Ali, Muhammede varis değildir, Niye varis olsun ki? Dinde, kitapta eksik olan bir şey yoktur. Muhammedin elçilik görevinde bir eksiklik mi var? Son Resül ve Nebi dir diyoruz.
Muhammedin görevi biz insanları büyük bir günün azabına karşı uyarmak, Allahtan aldığı mesajı iletmektir. Bunun dışında başka bir görevi yoktur. Bu görevinide tamamlamış ve boyut değiştirmiştir. Vari |