Orijinalini görmek için tıklayınız : Deniz Gezmiş


canikocan
12.04.2006, 14:06
öncelikle saygılar ve de selamlar. deniz gezmiş kimdir? niye öldürülmüştür? bu konular hakkında yardım almak istiyorum. yardım edenlere şimdiden teşekkür ederim

Roşna
12.04.2006, 14:23
Doğumu : 1965'ten sonra Türkiye'de gelisen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtulus Ordusu(THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmis, 24 Subat 1947'de Ankara'nin Ayas ilçesinde dogdu. Ögretmen bir ailenin çocugu olmasi sebebiyle ilk ve ortaögrenimini çesitli kentlerde, liseyi Istanbul'da okudu.

Ceza yılları : 2 Mayis'a kadar tutuklu kalan Gezmis, 30 Mayis'ta 6.Filo'yu protesto ettigi için yargilandi ve beraat etti. Ögrenci eylemleri içinde etkinligi giderek artan Deniz Gezmis, 12 Haziran 1968'de Istanbul Üniversitesi'nin isgal edilmesinde önderlik etti. Isgal Konseyi adina IÜ Senatosu ile Baltalimani'nda yapilan görüsmelere katilan ögrenci heyetinin içinde yer aldi; ögrenci haklarinin elde edilip isgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. Isgalden kisa bir süre sonra Istanbula gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmis, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayi tutuklandi ve 20 Eylül'de serbest birakildi. TIP içinde yogunlasarak, ayriliklara ve tartismalara yolaçan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmis, bu görüsün özellikle devrimci ögrenciler arasinda yayilmasinda etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte oldugu Cihan Alptekin, Mustafa Ilker Gürkan, Mustafa Lütfi Kiyici, Cevat Ercisli, M.Mehdi Bespinar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Ögrenci Birligi(DÖB)'ni kurdu. 1 Kasim 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün baslattigi Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüsü'nü düzenledi. Ardindan 28 Kasim 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in gelisi sirasinda Yesilköy Havaalani'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandi ve bir süre sonra serbest birakildi. Istanbul Üniversitesi'nde sagci güçlerin 16 Mart'ta girismis oldugu hareketlere ögrenci kitlesiyle birlikte karsi koyan Gezmis , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yatti. Ardindan 31 Mayis 1969'da IÜ Hukuk Fakültesi ögrencilerinin, reform tasarisinin gerçeklesmemesini protesto için giristikleri isgale önderlik etti. Üniversitenin kapatilip, polise teslim edilmesi nedeniyle çikan çatismalarda yaralandi. Hakkinda giyabi tutuklama karari olmasina ragmen hastaneden kaçan Gezmis, Haziran'in sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladigi 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayi'na kendisi gibi haklarinda tutuklama karari olan FKF Genel Baskani Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programi gönderdi




Üniversite yılları : 1966'da Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmis, henüz lise ögrencisiyken sol düsünceyle tanisti ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye Isçi Partisi(TIP)'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. Ilk kez 31 Agustos 1966'da Ankara'dan Istanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Aniti'na çelenk koymalari sirasinda isçileri destekleyen ve Türk-Is yöneticilerini protesto eden gösteri sirasinda gözaltina alindi. Ardindan 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talabe Federasyonu(TMTF) binasinin yedd-i emine verilmesi sirasinda çikan olaylarda yakalandi ve bir gün sonra iki arkadasiyla çikarildigi mahkeme tarafindan serbest birakildi. 22 Kasim 1967'de ögrenci örgütlerinin düzenledigi Kibris Mitingi sirasinda Asik Ihsani ile birlikte ABD bayragini yaktiklari gerekçesi ile gözaltina alinip daha sonra serbest birakilan Deniz Gezmis, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okudugu arkadaslariyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968'de IÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantisinda konusma yapan Devlet Bakani Seyfi Öztürk'ü protesto ettigi için tutuklandi.

Filistin ve idam : 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde oldugu sirada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmis, 25 Kasim'da serbest birakildi. Ancak Yildiz Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde Battal Mehetoglu'nun sagcilar tarafindan öldürülmesinden sonra okulda yapilan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfegin Gezmis'e ait oldugu öne sürülerek hakkinda yeniden tutuklama karari alindi. 20 Aralik 1969'da yakalanan Gezmis, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldi. Bundan sonra ögrenci eylemlerinden uzaklasarak, mücadelesini degisik alanlarda sürdürmeyi planladi. Sinan Cemgil ve Hüseyin Inan'la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adina Ankara Is Bankasi Emek Subesi'nin soygununu gerçeklestirenler arasinda yeraldi. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçirilmasi eyleminde de bulunan Gezmis, erlerin serbest birakilmasindan sonra Sivas'in Sarkisla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandi. 16 Temmuz 1971'de baslayan THKO-1 Davasi'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettigi gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasina çarptirildi. 6 Mayis 1972'de idam edildi.

Roşna
12.04.2006, 14:25
Göğsüm Kabarıyor Yüreğim Yanıyor Olmasaydı sonumuz böyle..

Deniz Gezmiş'in idamı

Herkese, bütün devrimcilere selam..


..."Avukatları Halit çelenk ve Mükerrem Erdogan odaya girdiklerinde Deniz'in yüzü aydınlandı.Gülümsedi onlara: -Hoşdelginiz, dedi ..iyiki geldiniz...Filtreli sigara içiyordu Deniz.-""ikigün öncesine kadar, birinci sigarasi içiyorduk.Sonuç belli olunca, hiç degilse iki gün ,filtreli içelim dedik." Deniz'in bulundugu oda kalabalıktı.Çok sayıda subay vardı.Gardiyanlar,Ankara emniyet müdürü,Savcı, infaz savcısı, polis şefleri...Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, ve Hüseyin inan hakında ölüm cezası veren Ankara Bölgesi Sıkıyönetim 1 Numaralı Askeri Mahkemesi'nin Başkanı Tuggeneral Ali Elverdi oradaydı.Merkez Komutanı general Tevfik Türüng de hazırdı...Deniz'e bakıyorlardı.inceden inceye inceliyorlardı... Deniz'de onlara bakıyordu...infaz savcısı Topal Sami'ye seslendi Deniz: -"Ellerimi çözün,babama mektup yazmak istiyorum". Subay, sivil görevliler bakıştılar.Infaz savcısı Sami Ugur -"Sen söyle Deniz", "yazarlar..." Ellerini çözmediler..Bir daktilo getirildi...Deniz daragacına bakarak,düşünüp sözcükleri tek tek seçerek mektubu yazdırmaya başladı.. Deniz mektubunu, yüksek sesle yazdırıken oradaki kalabalıktan çıt çıkmıyordu.Bitirdi söyleyeceklerini.Yeniden infaz savcısı Sami Ugur'a döndü: -"Mektubu babama veririsiniz, degilmi ?" -"Tabii Deniz..Bundan şüphen olmasın..." Savcı denize dogru egilerek -"Nasılsın Deniz ?" Dedi.-"Iyiyim...Mutluyum.çok rahatım.."yanıtını verdi Deniz. -"Bizden bir istegin varmı ?" -"Var, Yusuf ve Hüseyini görmek istiyorum.Gitmeden önce, arkadaşlarımla vedalaşmak istiyorum." (...) Az sonra cezaevinin koridorlarinda, zincirin betona degip sürüklenirken çıkardıgı sesler duyuldu.Yusuf Geliyordu. Yusuf odanın kapısına geldiginde Deniz ayaga kalktı.Gülerek karşıladı arkadaşını.. Elleri arkadan kelepçeliydi ikisininde. Idam hükümlüsü iki yoldaşın son buluşması bir hüzün yumagıydı.Gögüs güguse, yanak yanaga bir süre öylece kaldılar.Gülümsüyordu ikiside.Birbirlerine birşeyler fısıldadılar.




Güldüler..Gülerek bakıştıar.Gülererk ayrıldılar: -"Güle güle Yusuf".-"Güle güle Deniz". Yusuf'u odadan çıkardılar. Az sonra , pranga zincirinin betona degmesiyle çıkan yeni sesler duyuldu. Giderek yaklaştı.odaya girdi. Gelen Hüseyin'di.Onunda elleri arkadan kelepçeli, ayak bilekleri prangalıydı. Boyunlarıyla birbirine sarılmaya çalıştılar. Birbirini yanaklarin´dan öptüler. Ve gülerek biribirine,"Güle güle "dediler. .... Deniz'i ayaga kaldırdilar.Ceplerini boşalttılar. -Deniz "Parkam nerede ?"diye sordu .-Burada dedi biri.-"Onu babama verin". Infaz savcısı, mahkemenin ölüm cezasına ilişkin kararını okudu.Savcı sordu _Bu karar sana mı ait ? -"sizi tanımıyorum..."Deniz,savcının sorusu üzerine, son kez direndi.Başı yukarıya kalkıktı.Gözleri kısildı. -"BU KARARI REDDEDIYORUM. KABUL ETMIYORUM."Savcı mahkemece verilen kararın, askeri yargıtayca onandıgını söylelemekle yetindi. infaz savcısının işareti üzerine, masanın üstünde duran gazete kagıtından paket açıldı. Içinden beyaz patiskadan yapılma kolsuz, uzun bir gümlek çıktı. Gömlegi Deniz'in başına geçirdiler.

Deniz'in ayagındaki botların bagı çözüktü.Buyruk veren bir sesle -"Bagları baglayın"dedi. Sonra daragacına giderken tanıklık yapmaları için bulunmalarını istedigi avukatlara dönerek -"Cezaevinden yangından mal kaçırırcasına, kaptılar bizi.Postallarımın bagını baglamaya bile zaman bulamadım.bari şimdi baglasınlar. Asıldıgımda, postallarım ayagımdan düşsün istemiyorum.." bir gürevli Deniz'in ayakkabıarının baglarını bagladı. -Infaz savcısı -Hadi Deniz dedi. Avukatlarına baktı -"Hosça kalin, herkese bütün devrimcilere selam..." Yürüdü.. iki yanında birer gardiyan vardı.Gardiyanlar kolunu tuttular.Birakın diye bagırdı."birakın kendim giderim ". Koridorlari geçti :Arkasından 20-30 kişi yürüyordu.Deniz, avluya çıktı.Duvar dibine kurulmus ve hafif aydınlatılmış daragacına dogru yürüdü. Masaya oradanda, duraklamadan tabureye çıktı.Başıni öne uzatarak ilmigi kendi boynuna geçirmek istedi Başaramadı. .Masanın başında bekleyen cellat ilmigi iki eliyle çekti, genişleti.Deniz'in boynuna geçirdi."-Yaşasın tam bagımsiz Türkiye, yaşasın..halklar, yaşasın isçiler, köylüler..kahrolsun emperyalizm."Ali Elverdi çek diye bagırdi. Cellat öne atıldı.. tabureyi çekti..

Saat 01.25'tir..

Roşna
12.04.2006, 14:27
Denizin Son Mektubu

Tutsam Şu Karanlığı tutsamda yırtsam

Deniz gezmiş
Baba;

Mektup elinize geçmiş oldugu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum.Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceginizi biliyorum. Fakat bu dururmu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar dogar,büyür,yaşar ölürler,önemli olan çok yaşamak degil,yaşadıgı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum.Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir.benim de düşmeyecegimden şüphen olmasın,oglun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış degildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunda da bu oldugunu biliyordu.Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacagını tahmin ediyorum.Sadece senin degil, Türkiye'de yaşayan kürt ve türk halklarınında anlayacagına inanıyorum.Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim.Ayrıca savcoya da bildirecegim.Ankara'da 1969' ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum.onun için cenazemi Istanbul'a götürmeye kalkışma, annemi teselli etmek sana düşüyor,kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum.Kendisine özellikle tembih et.onun bilim adamı olmasını istiyorum,bilimle ugraşsın ve unutmasın ki bilimle ugraşmak da bir yerde insanlıga hizmettir,son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlıkduymadıgımı belirtir seni, annemi,abimi,kardeşimi devrimciligimin olanca ateşi ile kucaklarım.
Oglun Deniz Gezmiş

Roşna
12.04.2006, 14:29
=- ŞARKIŞLA -=


Şarkışla'ya düşürmesin oy oy!
Halkın sevdiği kulunu
Gemerek'te çevirmişler
Deniz Gezmiş'in yolunu.

Gece Elmalı'da kalmış oy oy!
Hamamcı Ali'yi sormuş
Uzatmalı itin biri
Yusuf'u gafletle vurmuş.

Vay paşaların ordusu vay vay!
Dünya şaştı böyle işe
Ordu madalya göndermiş
Yusuf'u vuran çavuşa.

Olaydım olaydım oy oy!
Okur yazar olaydım
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım....

Serkan_Devrim
12.04.2006, 14:32
Şarkışla'ya düşürmesin oy oy!
Halkın sevdiği kulunu
Gemerek'te çevirmişler
Deniz Gezmiş'in yolunu.
abla bu halkın sözü doğrumu? ben Allah diye biliyorum.

canikocan
12.04.2006, 14:33
sayın ZOZAN06
paylaşımınız için çok teşekkürler. gerçekten de çok açıklayıcı oldu sağol

Roşna
12.04.2006, 14:33
Deniz’in Son Sözü

Toplumumuzun bir ferdi ve bir vatandaş olarak düşünmek zorundayız... Başlarımızı ellerimiz arasına alarak ciddi ciddi düşünelim ve kendimize şu soruyu soralım... “Türkiye neden kalkınamıyor?”

Bu sorunun cevabı, elli yıllık tarihimizin acı gerçeğidir. Türkiye’nin kalkınamamasına ve geri kalmasına sebep kimlerdir? Yarım asır önce Bağımsızlık Savaşı verdik ve emperyalist ülkeleri dize getirerek bağımsız bir ülke olduk. 1923 yılından sonra Türkiye’yi sömüren, sermayesini dışarıya aktaran bir devlet yoktu. 1923-1939 yılları arasında hiç bir yabancı devlete imtiyaz verilmedi ve üstelik Osmanlı devletinden kalma borçlar ve yabancı şirketlerin imtiyazları kaldırıldı. Tam başarılı olmamasına rağmen, hiç bir yabancı ülkeye imtiyaz verilmeden, tamamen iç kaynak ve imkânlarla yurdun kalkınması için çaba sarf edildi. Fakat 1939 yılından sonra Türkiye, tekrar emperyalist ülkelere avuç açmaya ve 1945’de ise kapılarını açmaya başladı. Ve nihayet 1945 yılından beri Türkiye Amerikan Dolarlarının cirit attığı bir pazar durumuna geldi. Şimdiye kadar olan savunmamızda Amerika’ya verilen imtiyazları, imzalanan ekonomik, askerî, siyasî ve kültürel antlaşmaları inceledik. Gördüğümüz gerçek şudur:

Bu imtiyaz ve antlaşmaları Amerika, silahlarla, atom bombalarıyla kabul ettirmedi. Hepsi belirli kişi ve zümreler tarafından masa başlarında imzalandı. Bu vatan, bunca madenler, Amerikalılara üs olan dağlar ve ulusumuzun onuru, bir avuç satılmış tarafından içki masalarında satıldı.

Bir gün bu satılmışları yargılama günü gelirse, ki gelecektir; suçlu sandalyesine suçun asıl sahibi bu kişiler ve sınıflar oturursa, şunu gözlerimizle görecek, kulaklarımızla işiteceğiz: Paraları ve kârları uğruna o kadar temkinli ve dikkatli, fakat yurt sevgisinden de o kadar yoksundurlar ki, vatanı bir tek viski kadehine dahi sattıkları olmuştur. Gün gelecek bunu göreceğiz.

Çağımızda, yani yirminci yüzyılda sermayenin vatanı yoktur. Sermayedarın vatanı ise parası nerede çok kâr getiriyorsa orasıdır. İşte bu yüzden yurdumuzu Amerika’ya peşkeş çeken bir avuç hainin kârı ve teminatı Amerikan Dolarlarına bağlı olduğu için onların asıl vatanı Amerika’dır. Avrupa’dır. Türkiye bunlar için tüyü yolunacak kuştan başka bir şey değildir. Bunu böyle kabul ettikleri ve bildikleri içindir ki, bir gün gelir bu halk başımıza bela olur, karşımıza çıkar düşüncesi ile sermayesini ve talanını dostu Amerika’yla garantiye almak için askeri ve siyasi antlaşmalar imzalamıştır. İşin esası ve mantığı budur. Silâhlı Kuvvetlerden başlayarak bütün kurumları ve fertleri büyük bir titizlikle Amerikanlaştırmaya çalışıyorlar. Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini, ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan Ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika’nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalamışlardır.

Yurdumuz bu duruma nasıl geldi? Bu sınıf ve zümreler yurdumuzda tarih sahnesine nasıl çıktılar? Bu soruların cevabını birkaç cümleyle açıklamak faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti zamanında iktidarı elde tutanlar bunlardı. Padişah ve saray bunların emrinde bir kukladan başka bir şey değildi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra iktidardan düştüler - Kurtuluş Savaşı’nın korkusu ile ve 1939 yılına kadarki bağımsızlık politikası yüzünden pusuda beklediler. Atatürk’ün ölümüyle meydanı boş buldular ve faaliyete geçtiler. Amaçları ne yoldan olursa olsun iktidarı ele geçirmekti. 1950 yılına kadar iyice örgütlendiler. Buna rağmen iktidara gelecek güçte değillerdi. Gelseler bile uzun süre ellerinde tutamazlardı. O zaman tek yol kalıyordu. O da, dış devletlerden destek almak... Zaten o zamanın canavarı Amerika, gözünü dört açmış, dünyada sömürü alanı arıyordu. Amerika ülkemize girmeye hazırdı. Bir avuç satılmış ise, Amerika ile ortak olmayı ve Türkiye’yi öylece sömürmeyi en iyi yol görüyorlardı. Fırsatı kaçırmadılar, birleşerek 1950 yılında iktidara geldiler.

21 yıldır yurdumuzun ekonomisini ellerinde tutan ve buna yakın bir süredir iktidarda bulunan bu sınıf ve tabakaların gücü gün geçtikçe artmaktadır. Sayıları fazla olmamasına rağmen güçleri fazladır. Arkalarına aldıkları Amerika ile kendilerini rahat ve garantide hissetmektedirler.

Halkımızı bir sömürü çemberi içine almışlardır. Bildirimizde de açıkladığımız gibi bu hainler sürüsü; patronlar, ağalar, tefeci, bezirgan ve bunların emrindeki bir avuç uşaktır.

Amerika, yurdumuzda bunların varlığı ile ayakta durmaktadır. Bunların varlığına son vermeden Amerika’yı yurttan atmak mümkün değildir. Bunlar var oldukça Amerika da yurdumuzda var olacaktır. Bu yüzden Amerika, Türkiye’deki çıkarlarını teminat altında görmektedir. Bunların satılmışlığı sayesinde Türkiye’de, Amerika o kadar güçlüdür ki, istediği zaman iktidar değiştirir, hoşuna gitmeyen bir kişiyi görevinden atmak an meselesidir. Nitekim bunun örneklerini yaratmak an meselesidir. Nitekim bunun örnekleri yurdumuzda defalarca görülmüştür. Aynı durum Amerika’nın sömürdüğü bütün yoksul ülkeler için söz konusudur. Gazete ve radyolarda her gün okuyor ve dinliyoruz. Amerika, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerde sandalye devirir gibi iktidar devirmektedir.

Aşağıdaki sözler Amerikan tekellerinin ve onların emrindeki Amerikan ordusunun en üst rütbeli bir generalinin sözleridir. Amerika, yoksul ülkelerdeki orduları Amerikalılaştırdığından emindir. Pentagon’dan söylenmiştir ki, Pentagon, tekelleri ve Amerikan çıkarlarını silahla korumak için dünyaya ait planların ve oyunların çevrildiği yerdir. Bu sözler, sömürdüğü ülke ordularının, Amerikan orduları olduğunu iddia edercesine söylenmiş ve bu orduların Amerikan çıkarlarını korumak için görevli olduğunu belirtmek için sarf edilmiştir.

Amerikalı General Edward Szutos şöyle diyor: “İnşa ettiğimiz orduların, uluslar arası düzeyde hiç bir önemi yoktur... Her ülke kendi ordusu tarafından işgal edilmiştir.”

Bu sözler birer subay olan sizleri bizlerden çok düşündürmelidir. Ve mahkeme sonunda vereceğiniz karara karşı aynı Amerikalı general değil, fakat dünyanın ezilen halkları ve Türkiye halkı şu sözleri söylemelidir:

“Ankara’da Sıkıyönetim Yargıçları Var...”

Aksi halde sorumluluğu çok ağır bir kara leke, tarihimize silinmeyecek olan damgasını vuracaktır.

Amerika bu çıkar ve sömürüsünü sürdürmek için her türlü tedbire başvurur. Şayet emrindeki iktidar sömürünün devamını sağlayamıyorsa, ekonomik ve politik krizin eşiğindeyse, onu düşürür halkı kandırmak için yeni bir iktidar getirir. Gelen iktidar ülkeyi kalkındıracağını vaat ederek halkı bir müddet daha soymaya devam eder ve bir müddet sonra da yıpranır, iktidarı başkasına devretmeye mecbur kalır. Bu kandırma ve oyunlarla talan devam eder.

Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye’nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika’nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye’de Amerika var oldukça, toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil, tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır.

Türkiye’nin kalkınması ve halkın kurtuluşu Amerikan emperyalizminin yurttan atılmasına bağlıdır. Bağımsızlığımızı kazanmadan kalkınmak mümkün değildir. Mümkündür diyenler ya bilmeden söylüyorlardır veya çıkarları gereği yalan söylüyorlardır.

İşte bunun içindir ki, önümüzdeki sorun Amerikan emperyalizmini kovmak için mücadeledir. Ve bu mücadeleyi başaracak tek kuvvet vardır o da; Amerikan ortağı, patron, ağa, tefeci ve bezirganlar dışında kalan ve ezilen tüm Türkiye Halkıdır.

Emperyalizm bunu çok iyi bildiği için ve başına birçok defalar belâ geldiği için, yoksul ülkelerdeki en ufak bir kıpırdanmadan nem kapar. Bir kuduz köpek ateşten nasıl kaçarsa, Amerika’da bağımsızlık için mücadele edenlerden öyle kaçar. Bunun için de ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mücadelelerini daha zayıfken ezmek yok etmek ve esaret tahtını devam ettirmek ister.

Bizler Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi ilk şart gördüğümüz, bu işin de mutlaka silâhla kazanılacağına inandığımız için silâha sarıldık ve mücadele ediyoruz. Tek amacımız budur, bunun için Nurhak Dağlarında mücadeleye başladık. Yoksa, sayın savcının dediği gibi Anayasa’yı ortadan kaldırmak için değil... Bu arada sırası gelmişken, iddia makamındaki kişiye birkaç sözümüz var:

Sayın Savcı,

1. Amerikan emperyalizmi gayrı millîdir.

2. Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir.

3. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silâhlı mücadele ise anayasa’yı ihlâl değildir.

4. Gayri millî olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, anayasaya aykırıdır.

Buna göre iki şey var:

1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...

2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz: yolunuz açık olsun.

(THKO Davası Savunma, Sonuç Bölümü

Roşna
12.04.2006, 14:35
abla bu halkın sözü doğrumu? ben Allah diye biliyorum.

" allah" tabide doğru olan

Roşna
12.04.2006, 14:36
Devrim Gazetesi’nin
Deniz Gezmiş’le Yaptığı Röportaj

Atatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:

- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.

- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?

- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.

- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?

- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrim ci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.

- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?

- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.

- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?

- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.

- Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?

- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır. Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir. Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”

(Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim Gazetesi - 23 Aralık. 1969 -sayı: 10 - sayfa: 2-7

MetinK
12.04.2006, 14:38
detayli paylasimin icin cok tesekkürler.
Ellerine saglik...

Roşna
12.04.2006, 14:39
Deniz Gezmiş Anlatıyor

Yalnızsın. Gemerek’in dışında bir benzin istasyonunun arkası. Yerler ıslak. Çamur. Zifiri bir karanlık. Bir yamaçtasın orada. Yalnızca jandarmaların attıkları mermilerin alevlerini görüyorsun. Ateş etsen yerin belli olacak; ateş edemiyorsun.

O anda bombayı atmak aklıma geldi. Kafan çalışıyor. Mantığın tıkır tıkır işliyor. Soğukkanlısın. Pimini çekip bombayı elinde tutuyorsun bir iki saniye. Pimi çektikten dört saniye sonra bombanın patlaması gerek. Vakit geçirmemek gerek. Bomba elinde patlayabilir; bunun korkusu var içinde; elinde patlarsa diye.

Fırlatıyorsun bombayı. Sinip bekliyorsun. O andaki bekleme müthiş işte. Müthiş uzun geliyor o süre; zaman bir türlü geçmiyor; saniyeler dolmuyor bir türlü. Bomba, savunma bombası. Patlayınca bayağı etkili patlar. Havada birtakım kollar bacaklar göreceğini sanıp bekliyorsun.

Daha önce de kullandım bu bombadan. Eğitim atışları yaptım. Ama buradaki, eğitim atışlarından çok değişik. Patlayıncaya kadar, ilk akla gelen, bir türlü akıldan çıkmayan şey, bombanın patlamama olasılığı. Bomba bozuk çıkabilir. Ve bomba patlayınca isabet almak olasılığına karşı tam siper, yüzü koyun yere atıyorsun kendini. Çok gariptir, bir içgüdüyle ellerini ensende kenetliyorsun. Hiç tanımadığın, bilmediğin, hiç görmediğin birtakım insanların öleceğini düşünüyorsun birden; üzülüyorsun.

Patlıyor bomba. Kan kokusu duyduğunu, feryatlar, çığlıklar, bağırışlar duyduğunu sanıyorsun ilk anda. Sonra derin bîr sessizlik oluyor. Sonra da kaçışan birtakım insanların ayak sesleri. Yani, önce bir şok etkisi oluyor karşıdakilerde, bir şaşkınlık. Sonra da panik ve kaçışma.

Yağmur ve çamur. Sigaran bitmiş. Yok. Tek sigaran yok. Anlatılmaz bir sigara özlemi. Dayanılmaz bir istek. Yanında da bir bardak sıcak çay istiyorsun, iyi mi. Sonra birden anlatılması güç bir susuzluk. Yerden kar falan alıp yiyorsun; susuzluğunu biraz olsun gideriyor.

***

Çatışma sürüp giderken, silahlı çatışma, ölüm korkusu yok; hiç yok. Ancak, pusuya falan düşüp de düşünme fırsatı bulunca, yani beklerken geliyor ölüm insanın aklına. Ateş ederken, çatışırken bu korku gelmiyor aklına. Taktik falan düşünüyorsun daha çok. Tepeyi aştım, Gemerek’e girdim. Saat 23 falan. Hani bırakılmış kentler olur. Bomboş sokaklar. İnsansız, öyleydi Gemerek. Herkes uykudaydı, herkes evlerine çekilmişti.

Bir yapı var, bahçe içinde.

Sulu sepken, karla karışık bir yağmur.

Dönüp yapının üzerindeki tabelada yazılı yazıyı okuyorum: Ortaokul. Hemen yanındaki yapının yazısı da: Lise.

Dolaştım yapının çevresinde.

Hoşuma gitti.

Yarın sabah çocuklar gelecekler önlükleriyle, çantalarıyla; kalem, silgi kokularıyla, duyacaklar olanları, öğrenecekler. “Hepsi uykularındadır şimdi,” diye düşündüm.

Sağa doğru çıktım. Yamaçta, ‘Jandarma Karakolu’. Tek başına bir yapı. Yakınında başka yapı yok. Işıkları yanıyor.

Roşna
12.04.2006, 14:39
Yaklaşıyorum.

İçeride jandarmalar var, konuşuyorlar, gülüşüyorlar.

İyice sokuluyorum.

Heyecanlı oldukları belli.

Orada 15-20 dakika durup onları dinledim, onları gözledim.

Karakolun önünde bir Jeep duruyor. Jeep’i almak gerek. Dokundum tetiğe, karakola ateş açtım, duvarlarına. İçeride birden bir panik, bir kaçışma.

Atladım Jeep’e, çalıştırdım. Beş metre ötede kara saplandı Jeep. Atladım arabadan. Bir tümseğin arkasına attım kendimi, yattım.

Jandarmalar tepeye kaçıp sığınmışlar. Tepeden Jeep’e ateş etmeye başladılar. Beni Jeep’in içinde sanıyorlar. Durup orada yattığım yerden onları gözlüyorum.

Mermilerin kara saplanışının ayrı bir güzelliği var. Kara saplanırken değişik bir ses çıkarıyor mermiler.

Jandarmalar Jeep’i delik deşik ediyor.

Yattığım yerden fırlayıp kaçmaya başlıyorum. Görüyorlar beni. Ardıma düşüyorlar.

***

Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Bahçeler, bir metrelik taş yığınlarıyla yapılmış küçük duvarlarla çevrili.

Ben önde, jandarmalar arkada koşuyoruz bahçeden bahçeye. Bir duvarı aşıp yere yatıyorum. Ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya da başlarının bir karış yukarısına. Ben ateşe başlayınca onlar yere yatıyor. O zaman kalkıp koşuyorum. Bir başka duvarı aşıp yine yatıyorum. Yine ateşe başlıyorum. Böylece biraz dinlenmiş de oluyorum. Böyle iki üç tur atıyoruz, dönüp duruyoruz Gemerek’in içinde. Herkes sokaklarda. Herkes durmuş beni seyrediyor. Yanlarından geçip atlıyorum. Halkta bana karşı hiçbir hareket yok.

Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor:

“Herif! Gel çorbanı iç, yine gider seyredersin!”

Çocukların bir kısmı, ben ateş ettikçe alkışlıyor. Bazılarının elinde ayçiçekleri; hem beni seyrediyorlar, hem ayçiçeği yiyorlar.

Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca.

O ara üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden bir ses şunları söylüyor halka:

“Ben Belediye Başkanı. Komünist Deniz Gezmiş Gemerek’e gelmiş. Silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini alsın. Olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın. Yakalayacağız onu.”

Ve gidiyor.

Halkta, bu uyarıya karşı hiç bir kıpırtı olmuyor.

Kaçıp izimi kaybediyorum. Artık jandarmalar yok ardımda.

Dolaşıyorum.

Bir elimde otomatik; kayışla omzumdan asmışım. Rahatça kullanabileceğim. Bir elim boşta. Gerekli olabilir bu elim.

On sekiz on dokuz yaşlarında bir çocuğa yaklaşıyorum.

“Bana Belediye Başkanının evini göster,” diyorum.

“Peki Deniz Ağabey, göstereyim,” diyor.

Çok rahat. Çok sakin. Kendisine soru sorduğum için de sevinçli. Hani bir yabancıya yol gösterirler ya rahatça, yardım etmiş olmanın sevinciyle; bu da aynı rahatlık içinde davranıyor. Düşüyor önüme. Yürüyoruz.

Bir evin önüne geliyoruz.

“Burası ağabey,” diyor.

Gemerek Belediye Başkanı’nın evi. Az önce beni linç ettirmek için halka çağrıda bulunan adamın evi. Tanışacağız.

Bir omuz atıp kırıyorum kapıyı. İçeri dalıyorum. Belediye Başkanı, evinde; sofada, masanın başında bir şeyler atıştırmakta. Beni öyle birden evinin içinde, karşısında görünce yere atıyor kendini, ayaklarıma kapanıyor utanmadan.

“Ben bir şey etmedim. Ben bir şey etmedim,” diye yalvarıp duruyor.

Bir odadan karısı iki küçük çocukla çıkıyor sofaya. Kadın şaşkın. Bir yanda da o yalvarmaya başlıyor:

“Bunlara acı, bu yavrulara acı.”

Roşna
12.04.2006, 14:41
Allah belanızı versin,” deyip atıyorum kendimi dışarı. Karlı yollara düşüyorum yine. Gemerek’in dışına çıkıyorum.

Ondan sonra işte o tren yolu hikâyesi oldu, çukur hikâyesi. Tarlalardan geçerek gittim oraya.

***

Yakalandın. Adamlar sana vurur, olmadık hakaretlerde bulunurlar. Buna karşı devrimci taktik şu:

Sen de söveceksin. Elin boştaysa vuracaksın. Ellerin bağlıysa tüküreceksin yüzlerine. Hiç aşağıdan alıp sinmek yok.

Falakaya falan yatıracaklar. Direneceksin. Güçlükle yatıracaklar. Boyun eğmek yok.

Ve onlardan hiç bir istekte bulunmayacaksın. Hiç bir şey istemeyeceksin onlardan.

Böyle yaptın mı herifler işkenceden sonra sana büyük saygı duyuyorlar. Eziliyorlar karşında. İşkence edenler onlar, ama sonuçta ezen sen oluyorsun.

İşkenceye senin bunca dayanman ve oradaki bütün devrimci tavrın, heriflerde böyle bir etki bırakıyor.

***

Yakalanışım mı?

O da bir garip hikâyedir.

Pusu. Son düştüğüm pusu. Yakalandığım.

Tarlanın içinde. Çukurda.

Tarla. Vıcık vıcık çamur. Her yan çamur. Bir yandan da aralıksız yağmur yağıyor, sulusepken.

Parkamın başlığını başıma geçiriyorum.

Ellerim üşüyor. Eldivenlerimi, silahı daha rahat kullanayım diye daha önce bir yerlerde fırlatıp atmıştım. Eldiven de yok.

Hava buz gibi.

Bir çukurun içindeyim.

Çepeçevre sarmışlar.

Bütün arabaların farları üzerimde.

İçine girdiğim çukur, işte bu hücre kadar bir yer.

Jeep’lerin üzerlerine A-4’leri kurmuşlar. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, düştüğü yerden çamurları savuruyorlar havaya. Farların aydınlığında, yağan sulusepkeni renklendiriyor havaya sıçrayan çamurlar. Ben çukurun dibine, çukurun biçimine uyarak (U) harfi gibi uzanmışım. Ayağa kalkarsam, başım dışarı çıkıyor. Atılan mermilerden korunmak için ya çömelmek zorundayım, ya da böyle çukurun dibine uzanmak zorundayım.

Çukurun dibinde kar var. Altım kar, üstüm sulusepken yağmur ve mermiler. Yattığım yerden yukarıyı gözlüyorum, çukurun üstünü.

Sanki donanma fişekleri atılıyor üstümde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü tepemde.

‘Cıw’ diye giriyor çukurun yanındaki çamurlara mermiler, çamuru savuruyorlar tepeden inen farların aydınlattığı sulusepkenin içine, üstüme renk renk koca bir dünya yağıyor. Korkunç güzel, anlatılmaz bir görünüş.

Yarım saat, bir saat sürüyor bu.

Mermi çok az kalmış yanımda. Bir süre sonra bitecek.

Ara sıra doğrulup, başımı çukurdan yavaşça çıkarıyorum, bir el ateş ediyorum boşluğa, öldürmeye atmıyorum ama. Göremiyorum ki. Rasgele yakıyorum mermiyi. Aklıma ilk gelen, Mayakovski’nin şu dizeleri oluyor:

Susun artık konuşmacılar,

savdınız sıranızı.

Söz şimdi mavzer arkadaşta,

şimdi o konuşacak.

Bu dizeleri aklımdan geçiriyorum ve kalkıp bir mermi daha yakıyorum. Sonra yine sinip bekliyorum çukurun dibinde.

İşte orada ölümü düşündüm bak.

Roşna
12.04.2006, 14:42
Ölüm ürkütücü gelmiyor insana. Ama insan ölümü kabul edemiyor. Kesin bir gerçek bu.

Bilimi düşünüyorsun orada. İki yüz yıl, üç yüz yıl sonrasını düşünüyorsun. Ve bilimin insanlığa getireceklerini. Ve birden içinde bulunduğun o durum anlamsız geliyor sana. Ionesco’nun oyunları gibi bir şey. Saçma geliyor kimi şeyler sana o anda. Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun. Bilim almış başını yürürken, karşındaki bir sürü insanın ne kadar küçük şeylerle uğraştıklarını düşünüp acınıyorsun. İçerliyorsun. “Lânetli adamlar” diye geçiriyorsun kafandan.

İnsanlığın geleceğini; ve senin o günleri göremeyeceğini düşünüyorsun; insanı hüzünlendiriyor bu. Bir yanda güzel, eşsiz bir gelecek, bir yanda o güzelim günleri göremeyeceğin duygusu. “Nasılsa öleceğim” diye düşünmeye başlıyorsun.

Mermi vardı oysa yanımda.

Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime diyordum, ölüp gideceksin.

İlk anda ölmemeyi düşünüyordum; yaralanmayı, yaralı ve rahat bir ölümü. Ama bir süre sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü devrimciyi düşünüyorsun ve bir an nasılsa rahat bir ölümü düşünmüş olduğun için korkunç bir utanç duyuyorsun kendi kendine.

Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli.

Ve daha önce hiç aklıma gelmeyen birtakım anılar geçiyor gözümün önünden.

Bir film gibi ve çok hızlı geçiyor bunlar.

Örneğin çocukluk günlerim gelip geçti gözümün önünden nedense.

Çocukluğum:

Bahçeli bir evimiz vardı. Çiçekler doluydu bahçemizde. Onların, o çiçeklerin arasında koşup oynayışım.

Sonra gözümün önünden gelip geçen şeyler arasında ansızın, bir sevgili. Çok buruk bir duygu bu. Kızın gülüşü, oturuşu, düşünüşü.

Kesin ve çok net görüntüler bunlar. Değişik durumlarda ve öylesine canlı ki. Dipdiri. Karşımda sanki. Renkli bir film gibi. Sen o durumdayken, o anda, onun evinde oluşu, sıcacık bir odada oluşu, belki de neşeli oluşu, gülüyor oluşu...

Bütün bu anımsanan şeylere, kişilere karşı, bütün yaşayanlara karşı o anda içinde küçücük bir kıskançlık duygusu.

Ve birden, ansızın çok gülünç, matrak bir şey de geliveriyor aklıma, gülüyorum.

Daha bir sürü görüntü.

Üniversite günleri.

Beyazıt alanı.

Beyazıt’ın ara sokakları.

Polisle çatışmalar.

Öbür arkadaşlar.

Hani gazetelerde sosyete haberleri, dedikoduları çıkar ya, onlar geliyor aklıma, o dedikodulardaki kişiler.

İşte o zaman ölmemek, yaşamak ve savaşmak isteği. Mücadele etmek isteği. Bunlar yeniden kabarıyor, büyüyor içimde. Savaşmak, mücadele etmek isteği.

Sonra, ölen arkadaşlarım geliyor aklıma. Daha çok Taylan’ı anımsadım orada.

Sonra Filistin’deki çocukları.

Ve -bak- en önemlisi, üniversite kantinlerinde, özellikle Siyasal Bilgiler Fakültesi kantininde filan “halk savaşı” üzerine tartışmaları, sıcacık çaylarını yudumlayarak tartışanları geçirdim kafamdan.

Gülünç geliyor bütün bunlar sana ve alabildiğine hüzünleniyorsun.

Canın sıkılıyor.

***

Elli altmış metre ötedeler. Tam bir çemberin ortasındasın. Arada silah sesleri kesiliyor ve,

“Teslim ol,” sesi duyuluyor.

Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp sesin geldiği yere, birazcık havaya doğru bir kurşun sıkıyorum. Yine siniyorum çukurun dibine. Bu hücre büyüklüğünde bir çukur. Ayağa kalkınca yüksekliği göğsüme geliyor. Sırtımı çukurun duvarına vermişim, arka üstü yatıyorum çukurda. Dipte, altımda kar var. Daha erimemiş. Çukurun yanlarında çalılar.

Bir iki mermi kalmış. Son mermiyi kendine saklamak istiyorsun. Gerekirse vuracaksın kendini, karşı devrimin eline düşmemek için. Bunu düşünürken ölüm korkusu yok. En küçük bir çekinme yok. Namluyu şakağına dayayacaksın. Basacaksın tetiğe; tamam. Çok rahat.

Kurşunu yüreğine sıkmaya için elvermiyor, kıyamıyorsun yüreğine. Yürek garip bir değer kazanıyor orada.

Kendi kendime, orada namluyu şakağıma dayayıp öleceğimi, acı duymayacağımı, kurtulacağımı falan da düşünüyordum. Ama bir de bunun, işin kolayına kaçmak olduğu geliyor insanın aklına. Vazgeçiyorsun.

İki mermim kalmıştı. Mermiler tükenince çukurdan çıkmayı düşündüm. Başım dik çıkacağım. Vururlarsa vuracaklar. Başım dik gideceğim ölüme.

Ya vurmazlarsa?

Roşna
12.04.2006, 14:43
O zaman yakalayıp işkence edecekler.

İşkence kolay. Bir gün boyunca da sürse işkence, dayanılır, onun acısı nasıl olsa geçer. Zaman nasıl olsa akıp geçecek ve işkencenin acısı da bir süre sonra nasıl olsa kalmayacak diye düşünüyorsun. On beş gün önce işkence görseydim şimdiye çoktan etkileri geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım. Böyle düşündüm orada.

Kararlıyım. Dayanacağım işkenceye. Konuşturamayacaklar. Çözülmeyeceğim. Kesin kararlıyım.

Silahımı attım birden. Bir ara ateş de kesilmişti.

“Çıkıyorum!” diye bağırdım.

Çıktım.

Bekledim, ama ateş eden olmadı.

Parkamın başlığını geriye attım. Başım dik. Bir elim cebimde, boş tabancamda. Gerekli olabilir. Boş ama, olsun. Umursamaz bir hava takındım. Her an bir mermi bekliyorum. Her an bir mermi bir yerime saplanacak. Ha geldi ha gelecek.

“Dur!” falan diyorlar.

Bir yığın şey söylüyorlar.

Artık söylenenleri duymuyorum. Söylenen sözlerin bir tekini bile anlamıyorum.

Biliyorum, görüyorum: bütün namlular üzerime çevrili.

Her namlunun ucunda ben varım.

Çevrede kum gibi asker kaynıyor.

Yola çıkıyorum. Gemerek’e giden yol bu. Ve Gemerek yönünde yürümeye başlıyorum. Ama hep, her an bir kurşun bekliyorum. Etimle kemiğimle bunu bekliyorum.

“Kayseri Emniyet Amiriyim. Seni teslim alıyorum,” diyor bir ses.

Tepkim büyük oluyor, önceden hiç tasarlamadığım bir tepki bu, hiç düşünmediğim bir şey. Beklenmedik, olağanüstü bir tepki oluyor bende:

“Siktir be. Sen kimsin **** beni teslim alacak!” diyorum.

Elimi cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor.

Yine yürüyorum.

Bir albay çıkıyor yolumun üstüne.

Ve bir arabaya binip gidiyoruz.

***

Yakalandığımda saat gecenin 02.30’u falandı.

Beni alıp doğruca Kayseri’ye götürdüler.

Ellerim kelepçeliydi. İki yanımdan iki iri adama kelepçelemişlerdi.

Yolda durmadan soruyorlar. Ara vermeden soruyorlar. Hiç konuşmuyorum.

Kayseri’ye varıyoruz. Vakit gecenin yarısı.

Vali’nin karşısına çıkarılıyorum.

Vali,

“Yakalandın mı sonunda?” dedi küçümsemeye çalışarak.

“Sen bir köpeksin. Köpek kalacaksın,” dedim. Hiç ummuyordu böyle bir şey söyleyeceğimi. Apışıp kaldı karşımda. Sözümün altından kalkamadı. Bastı gitti.

Oturdum.

Çay getirdiler.

Polisler dönüp duruyor çevremde. Hiç bir kaba söz, kaba davranış yok.

“Ağabey, ne istersin?”

“Bir istediğin var mı Deniz ağabey?”

***

Bir de şunu gördüm: Çok duygulanıyorlar.

Hele yakalandığımda, Kayseri’ye götürülürken, iki koluma kelepçeyle bağlı o iki iri polis vardı ya, ben Ankara’ya getirilirken, ikisi yine beni getirdikleri arabadaydı. Yolda ağladılar. İsteyerek yapmadıklarını söylediler, üzüntülerini belirttiler.

***

Ankara’ya jandarma pikabıyla ve uzun bir konvoy halinde girdik. Saat sabahın 8’i falandı. Yollar tıklım tıklım insanla doluydu. Ankara, yeni bir güne başlıyordu.

İşlerine giden memurlar. Okullarına giden öğrenciler.

Yağmur yağıyor.

Islak bir Ankara sabahı. Sevdiğim sabahlardan biri.

İçişleri Bakanlığı’nın önüne geliyoruz. İndiriyorlar. Tam İçişleri Bakanlığı’na girerken kalabalıktan biri,

“Yuh!” diye bağırıyor.

Yürüyorum üzerine, iki üç adım atıyorum. Polisler o kadarına izin veriyorlar. Kaçıyor “yuh” çeken. Giriyoruz içeri.

İçişleri Bakanı’nın karşısına çıkarılıyorum.

Çok keyifliydi. Ayaktaydı. Odası, sabahın sekizinde gazetecilerle dolu.

Ben hep başımı dik tutmaya, canlı, dipdiri görünmeye çalışıyorum. Nasıl bitkinim oysa, ayaklarımı zor sürüyorum. Ayakta duracak gücüm kalmamış. Ama belli etmiyorum.

“Geçmiş olsun,” dedi gülerek İçişleri Bakanı.

Suratına baktım pis pis. Hiç bir karşılık vermedim.

Gazetecilere döndü:

“Şu pejmürde kılıklı adam, Halk Kurtuluş Ordusu’nun kahramanıymış.”

“Beğenemedin mi? Tabii kahramanıyım, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşçısıyım.”

“Nereye gidiyordun?”

“Devrime.”

Haritayı gösteriyor duvarda, Sivas’ı gösteriyor:

“Buradan mı gidilir devrime?”

“Senin kafan almaz böyle şeyleri.”

“Türkiye’de bir tek ordu vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusudur.”

“Onun için Demirel ve senin gibiler hemen istifayı bastınız.”

Sinirlendi.

Üzerine bir adım attım.

Geriledi. Şaşırdı. Dehşetli bir panik havası içinde, elini sallayarak ve kekeleyerek:

“Gö-gö-götürün bunu” dedi.

Sürükleyerek çıkardılar beni odadan.

“Göstereceğiz sana da, senin gibilere de, Amerikanın güvenilir köpekleri!” diye bağırdım kapıdan çıkarılırken.

Gazetecilerin yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı.

***

Odadan çıkarıp beni Emniyet Genel Müdürü’nün odasına soktular.

Emniyet Genel Müdürü, boyuna:

“Bakanımıza-, bakanımıza-, bakanımıza hakaret etti,” diyordu sinirle.

“Sen de köpeksin,” dedim ona. Böyle bir davranış beklemedikleri için; hepsi şaşkındı, herkeste tam bir panik havası vardı. Bir ben bu paniğin dışındayım. Gazeteciler de paniğe kapılmış durumda.

“Ben köpek değilim,” diyor Emniyet Genel Müdürü.

“Köpeksin,” diyorum, “köpek olmasan bugün burada işin ne.”

***

Alıp Emniyet’e götürdüler.

Orada da davranışlarım aynı. Komiserlere, polislere, Emniyet Müdürü’ne falan, herkese böyle sözler söylüyorum, hakaretler yağdırıyorum.

Akşam olacak, saat 17’de herkes çekilip gidecek, işkence başlayacak, diye düşünüyorum.

Dördüncü güne girmişim; açlık, yorgunluk, uykusuzluk bitirmiş beni. Bitkinim. Kalan son gücünü kullanıyorum, direniyorum.

Saat 17 oldu ve işkence başlamadı.

Roşna
12.04.2006, 14:43
İradeyi sıfıra indiren bir ilâç verdiler.

İğne yapacaklardı, yaptırmadım. Zorla yapmak istediler, direndim; başaramadılar. Hapı tercih ettim. Aldım hapı. ‘Biraz ağzımda tutarım’ diye düşünüyorum. İkinci Şube Müdürü’yle bir komisere de birer hap içirdim. “Önce siz için, ondan sonra ben içeyim, İçmem yoksa,” dedim.

Birer hap yutmak zorunda kaldılar.

Şartlandırıyorum kendimi ve boyuna baskı yapıyorum kendime:

“Söylemeyeceğim, söylemeyeceğim.”

Böyle yaparsan, hap da olsa, söylemek istemediğin şeyleri söylemiyorsun.

İlaç gevşetiyor. Ama kendini şartlamış olman önemli.

Orada da saygı duymaktan alamadılar kendilerini polisler.

Direnirsen sonuç hep böyle oluyor.

Birkaç tanesi bozuluyor tabii bana; birkaç tüyü bozuk, müthiş sinir oluyor yaptıklarıma. Ama oradakilerin büyük çoğunluğu saygılı oldular bana.

Fizik işkence hiç önemli değil. İnsanı pek etkilemiyor. Dayanıyorsun, önemli olan psikolojik hikâye.

İstanbul’da, bir keresinde on üç kişi falandık. Bizi şöyle sıralamışlardı karşılarına. Makineli atışı gibi üst üste, aralıksız sorular soruyorlardı kısa kısa. Cevap vermemek olanaksızlaşıyor. Ben, orada, soru sorulunca, hiç düşünmeden sövüyordum. Çok iyi oluyor. Biraz düşünmek, biraz duraksamak bile, yüze vuran ifadeyle ipucu verebiliyor polise, özellikle MİT uyguluyor bu yöntemi.

***

Bir de ara sıra gelip alay ederler. Yüzünü falan eller biri, alay ederek.

“Şuna da bak,” falan der.

Müthiş sinir bir şey. Yani kişiliğini yok etmek isterler o anda. Kesinlikle duracaksın, sinirlenmeyeceksin. Çok önemli.

***

Arabasını alarak kaçırdığım pijamalı adam astsubaydı. Hele ateş altına girip çıktıktan sonra görecektin. Bir yandan da tam bir otomat haline gelmişti yanımda. Yani, adamın beyni, senin beynine geçmiş o anda; sen ne dersen onu yapıyor. Şaka değil, senin elinde silahın var, silahlısın; otomatik silah var elinde. Yanında boyuna ateş etmişsin sağa sola. Yani elindeki silahı ateşlerken görmüş seni bir kere.

***

Ve ben, çatışma sırasında değil, ama çatışma dışı kalınca, boyuna kadını, astsubayın karısını düşünüyordum arabadayken. İstemeyerek yaralamıştım kadıncağızı.

Bir de, o çatışmalarda “acaba kaç kişi öldü?” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

***

Devrimci, yakalanınca, karşı devrimin eline düşünce, tamam mı, korkunç, çok boktan bir durum oluyor. Adamların yüzlerindeki o keyifli, aşağılık durum, illet eder insanı. Sanki büyük bir şey başarmış gibidirler. İşte orada, o durumda, yakalandığına müthiş pişman oluyorsun.

***

Normal, silahlı bir çatışmada sık sık vurulduğunu sanıyorsun. Yaranın sıcaklığıyla, vurulduğunu daha pek anlamadığını sanıyorsun. Arada bir yokluyorsun kendini, yaralandım mı diye.

Ama, çatışma sırasında yaralanmış olmanın kesinlikle hiç önemi yok.

Çatışırken ve yakalanınca, ölçü olarak, öbür büyük devrimcileri düşünüyorsun. Bir devrimci nasıl davranır? O büyük devrimciler nasıl davranmıştı? Che Guevara nasıl davranmıştı? Bak, sen inceledin, yazdın bu konuyu. Ernesto adlı hikâyende Guevara’nın nasıl yakalandığını, yakalanınca nasıl davrandığını yazdın, bilirsin. İşte onları düşünüyorsun o anda. Onların davrandığı gibi, onlar gibi davranmak istiyorsun.

Hep bunları düşünüyorsun; çatışırken ve yakalanınca.

Onlar gibi davranmayı düşünüyorum.

Onlar gibi ölmeyi.

Roşna
12.04.2006, 14:44
Bugünkü kuşak bizlerden oldukça değişik. Ayrı özellikler tadıyor bu kuşak. Bir bakıyorsun, silahını alıp eyleme giriveriyor. Bu yeni arkadaşları söylüyorum.

Bizim kuşak başka türlüydü.

Biz edebiyattan falan geldik buraya. Yenikapı’dan. Beni al işte: 1966’da üniversiteye girdim, İstanbul Hukuk Fakültesi’ne. 1964’te partiye girmiştim, Türkiye İşçi Partisi’ne.

Bu yeni kuşak, bizler gibi değil, öyle uzun boylu düşünce tartışmaları falan da yapmaya fırsat bulamadı bu kuşak. Üniversite özgürlüklerini yaşamanın ne olduğunu bile anlayamadan kendilerini eylemin içinde buluverdi çocuklar.

Örneğin, Beethoven’i doyasıya dinleyemediler.

Eisenstein’ın filmlerini, Pudovki’nin filmlerini bile şöyle rahatça, zevkle seyredemediler.

Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar.

Bu eksikliklerin onlara çok zararı oldu.

Marksizm-Leninizm, nasıl insanlığın bir ürünüyse, bunlar da, bu söylediklerim de, insanlığın uzun yüzyıllar sonunda yarattıklarıdır, ürünleridir.

Bu yeni gelen kuşak, insan olarak, bunların, bütün bu insanlık ürünlerinin çoğundan yoksun kaldı. Hiç de iç açıcı bir durum değil bu.

önemli değilmiş gibi görünür ama, yahu bu çocuklar doğru dürüst âşık bile olamadılar.

Burjuvalar bilmez bu hikâyeyi.

İnsanlığın büyük kültür mirasını yine en iyi, devrimciler anlar, devrimciler değerlendirir. Marksist-Leninist olanın, ötekilere üstünlüğüdür bu.

Bir burjuva, inan ki, Beethoven’in Yedinci Senfonisi’ni, bir devrimci kadar anlayamaz bence.

Bir burjuva, Lorca’nın şiirinin tadına, bir Marksist-Leninist gibi varamaz.

İspanya İç Savaşı’nı yaşayan biri Rodrigo’yu nasıl bizlerden daha iyi anlarsa, bu da öyledir. Bilmem yanılıyor muyum? Hiç sanmam.

***

Eylem sırasında neler duyduğum mu? Evet, önemli. Anlatmaya çalışayım.

Şöyle başlayalım:

İstersen banka soygunu hikayesiyle başlayalım.

Bir kere, heyecanlanmamak olanaksız. Ama bu işin korkuyla hiç bir ilgisi yok. Hani çok hızlı giden bir arabada duyulan heyecan vardır ya, onun gibi bir şey işte. Bir gerilim. Yani, bilinmedik bir olayda duyulan heyecan gibi.

Bankaya girince, orada çalışan insanların yüzü çok ilginç. Özellikle yüzleri. Yüzleri hiç kıpırdamıyor. Hani, gülüyorken, gülüyor olarak kalıyor insanın yüzü. Hem de sonuna kadar. Yüz öylece donup kalıyor. Bankaya ilk girdiğin anda duyduğu, geçirdiği şok sırasında yüzün aldığı biçim ne idiyse, öylece donup kalıyor yüzleri. Hani filmlerde olur, akıp giden hareket, bir fotoğraf halinde dondurulur ya bazen, tıpkı öyle.

Orada duyulan duygu, öğrenci eylemlerine katılırkenki duygu gibi değil. Kitle duygusuna hiç benzemiyor. Çok değişik. Benim güleceğim geldi, adamların o garip hallerini görünce.

***

Sonra izlenme duygusu var. Şehir içi olaylarında, arabayla boyuna yer değiştirirken, arkana takılan her arabadan kuşkulanıyorsun. Bu kesin. Her arabaya polis arabası gözüyle bakıyorsun. Kaçınılmaz bir duygu bu.

***

Eğlenceli yanları da var bu işin.

Amerikalı zenci şoför Finley’i kaçırdığımız gün, biz Finley’i arabadan indirdikten sonra, Yusuf arabayı götürüp Eskişehir yolu üzerinde bir şarampole yuvarladı. Sonra bizim oraya yirmi otuz araba dolusu polis geldi.

***

Vakit gece.

Bütün polis arabalarının farları yanıyor. Polis arabalarının tepelerindeki renkli fırfırlar durmadan dönüyor. Sirk gibi. Lunapark gibi. Eğlence yerinde bir gösteriyi izliyor gibisin.

Heyecanla izliyorsun olup bitenleri.

Refleksler, silahlı olaylar sırasında, silahlı çatışmalarda çok iyi çalışıyor. Arabaların ön farları durmadan tarıyor bizi.

Sürekli yer değiştiriyorsun, hedef olmamak için.

Yerler ıslak. Çamur.

Yorgunsun.

İçinden, oturduğun yerden hiç kalkmamak, orada uzanıp kalmak gibi istekler geçiyor. Uykuyu özlüyorsun. Nasıl büyük bir istek bu. Ama uykuya yenilmemen gerekiyor. Bu da böyle garip bir durum işte.

Roşna
12.04.2006, 14:45
Yaptığın hareketin kesin doğru olduğuna inanıyorsun. Tam bir devrimci gibi davranmaya çalışıyorsun. Şunu açıkça söyleyeyim: Yaptığın eylemlerden kesin hiç bir pişmanlık duymuyorsun. Pişmanlık yok.

Çatışmalar sırasında hiç bir şaşkınlığa uğramıyorsun. Eğitimin, daha önce bu yolda yaptığın eğitimin çok yararı var bunda, özellikle Filistin’deki eğitimin büyük yararı var. Ne yapıyorsan bilerek yapıyorsun.

Çatışmalar sırasında, özellikle de pusuda beklerken, uğrunda bu büyük kavgaya girdiğin insanlara amansız bir sevgi duyuyordum. Uğrunda mücadele verdiğim köylülere, işçilere, özellikle de çocuklara. Çocukları düşünüyordum sık sık. Anlatılmaz bir sevgi, anlatılmaz bir özlem duyuyordum onlara; çocuklara.

Bir de bütün bu olayları, bütün bu acıları, gelecek kuşakların hatırlamayacağını düşünüyorsun. Ya hatırlamazlarsa diye geçiriyorsun. Bütün bu acıları, bu sıkıntıları onlar için çektiğini çok iyi biliyorsun oysa.

Bir kişi olduğunu, içine girdiğin bu çatışmanın, aslında o anda bir kişinin çatışması olduğunu, ve bunun, bu büyük kavganın içinde önemsiz olduğunu, kocaman okyanusta bir damla olduğunu düşünüyorsun.

İşte Vietnam. Bir yığın insan ölmüş orada. Vuruşan, ölen her yurtsever Vietnamlı, bir yığın acı, bir yığın sıkıntı çekmiş ve vuruşa vuruşa ölmüş, ölen yığınla devrimci var orada. Ve gelecek kuşaklar, ne diyecek?

“Beş yüz bin kişi öldü, falan,” diyecek.

Böyle diyecek gelecek kuşaklar.

Ve sen geçip gideceksin.

Çektiğin bunca acının, acıların, gelecek kuşaklarca da bilinmesini istiyorsun. Bu duyguyu anlıyor musun?

***

Sonra, sürekli olarak izleniyorsun. Hep bir av alanında gibisin. Hiç avcı değilsin. Hep avsın. Bir av hayvanı gibi duyuyorsun kendini. Sürekli kovalanıyorsun.

Ölüm mü?

Ölüm gelip kapına dayandığı zaman, böylesi bir mücadeleyi sürdürdüğün için, bir bakıma, ortaya koyabileceğin her şeyi ortaya koymuşsun, yapabileceğin her şeyi yapmışsın gibi geliyor sana. Biliyor musun, mutluluk veriyor bu insana.

Biz bu işe girdik bir kez. Girmiştik. Sonuna kadar götürecektik.

Yaptığımız eylemlerden herhangi bir pişmanlık duyup duymadığımı soruyorsun. Kesinlikle hayır. Hiç bir pişmanlık duymadım. Ne ben, ne de arkadaşlarım. Hiç bir zaman.

Ankara’dan çıkarken, Türkiye dışına falan gitmeyi, sınır dışına çıkmayı, aklımıza bile getirmedik. Yok böyle şey. Kararlıydık. Kesin kararlıydık. Ankara’dan çıkıp, bir kır gerillası karargâhı kuracaktık.

***

Ölüm, hiç de ürkütücü değil.

Ölümle burun buruna gelmedikçe, yani ölüm, karşında somutlaşmadıkça, ölüme pek aldırmıyorsun. Hem de hiç aldırmıyorsun. Takmıyorsun ölümü.

Ama ölümle karşı karşıya kalınca, o zaman. İşte o zaman, garip bir hüzün başlıyor. Böyle bir duyguyla ilk ne zaman karşılaştım, biliyor musun? Garip, hüzün yüklü bir korkuydu. Yusuf vurulunca yaşadım bu karmaşık duyguyu. Gerçi daha önce de buna benzer bir duyguya kapılmıştım. Ama daha değişikti o. İlk kez ölüm korkusunu, 1966 yılında ölümle karşı karşıya kaldığımda yaşamıştım.

***

İyi sordun.

Evet, idama gidiyor bu işin sonu. Bunu biliyorsun. Yakalandığın andan sonra bunu hep biliyorsun. Sonu idama gidiyor bu işin. Hele hücreye kapatılıp da, düşünme rahatlığına erince. Bildiğin tek şey var: İdam, ölüm.

Ama biliyor musun, pek de korkunç gelmiyor bu sana.

Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk diye bir şey yok. En azından “Kaçabilirim, kurtulabilirim belki” diye düşünüyorsun.

Ama bir şey söyleyim mi, çıkarılacak bir affı düşünmüyorsun. O yok işte.

Ve bir devrimcinin, idama nasıl gideceğini, bir mitinge, bir eyleme gider gibi gideceğini karşı devrimcilere ve herkese göstermek gerektiğini düşünüyorsun. İnan, bunda hiç bir çekincem yok.

O sahneyi çok iyi somutladım.

Asılma günü gelip çatınca, o sevdiğim giysilerimi giyeceğim. Postallarımı, parkamı.

Beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. Kesin direneceğim ve giymeyeceğim.

Öyle her zamanki gibi, eyleme gidiş tavrımla gideceğim darağacına.

Yok, tıraş falan da olmayacağım.

Önce gidip orada oturacak, bir sigara yakacağım.

Sonra demli güzel bir çay içeceğim.

Ha, bak, Rodrigo’nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada. Bak bunu çok isterim. Sanırım, asılacak bir insanın son isteklerini geri çevirmezler. Bunları isteyeceğim.

Bir de avukatlarımın asılma sırasında orada bulunma hakları var. Onların orada olmalarını isteyeceğim. Bunu kesin isteyeceğim. Gelecekler. Gelmeleri gerek. Orada bulunmaları gerek. Olaya tanıklık etmeleri için bu kaçınılmaz bir şey. Bu işler olup biterken, bizim ölümümüze tanıklar gerek. Çünkü bizden sonrakilere umut verecek bu sahne. Asılışımız gürültüye gelmemeli. İpe nasıl gittiğimizi gelecek kuşaklara anlatacak doğru dürüst, güvenilir görgü tanıkları bulunmalı orada.

Bir devrimcinin ölümü bile, gündelik olağan eyleminden, olağan mücadelesinden soyutlanamaz.

Bir de kendim çıkıp urganı kendim geçireceğim boynuma. Bunu çok istiyorum. Cellat falan sokmayacağım yanıma. İğrenç bir şey.

Ve dönüp orada beni asan heriflere, asılmamı seyreden heriflere, diyeceğim ki:

“Burada ölen yalnızca bedenimdir; ki zaten ölümlüydü, ölecekti. Ama düşüncemi öl-düremeyeceksiniz. Düşüncem yaşayacak,” diyeceğim.

Sonra avukatlarıma döneceğim.

“Sizler de, bizler için gelecek kuşaklara tanıklık edin,” diyeceğim. “Bir devrimci ölüme böyle gider işte. Bayram yerine gider gibi.”

Ve şunu da söyleyeceğim:

“Herhangi bir trafik kazasında ölmekten falan da güzeldir bu bizim ölümümüz. Hele böyle olursa.”

Bak sana bir şey söyleyeyim, şimdi şurada gördüğün şu arkadaşların hiç birisinde, inan ki, benim sana anlattığım düşüncelerden farklı bir düşünce yoktur. Biliyorum, hepsi de benim gibi gidecekler ölüme. Bunu çok iyi biliyorum. İşte en iyi örnek, Yusuf. Vurulup da kendine ilk geldiği anda söylediklerini bilirsin:

“Kahrolsun Amerikan emperyalizmi. Biz, Amerikan emperyalizmine karşı dövüştük. Yaşasın bağımsızlık savaşı. Yaptıklarımdan da çok memnunum.”

Böyle demişti Yusuf.

Bu böyle olmalıdır.

Ve soracaklar bana. O zaman vasiyetim şu olacak:

“Cesedim yakılsın,” diyeceğim.

Cesedim yakılsın, küllerim de belirsiz bir yere savrulsun.

Böylece hem benim isteğimin dışında imam, mezar, dua gibi şeyler olmayacak, hem de asıl, düşüncenin önemli olduğunu kanıtlamış olacağım. Aslolan düşüncedir, önemli olan düşüncedir. Bağımsızlık mücadelesi nasıl olsa sürecek. Bitmeyecek.

Ölüm karşısında bütün bu yürekliliği, sana dünya görüşün veriyor. Marksist-Leninist oluşun. Kazancakis’in o romanını bilirsin: “Günaha Son Çağrı”. O kitabın son bölümünde bu duyguyu ne güzel anlatır Kazancakis. Mücadeleyi bırakmamanın o büyük sevincini ne güzel anlatır. İşte o sevinci duyuyorsun. Devrim, öyle bir sarıyor ki insanı, seni bir yerde insanlıktan çıkarıp, insanüstü bir yaratık durumuna getiriyor. Bu da var

deniz gibi
12.04.2006, 14:46
arkadaşıma zamanı olursa Erdal Öz 'ün Gülünün solduğu akşam kitabını okumasını tavsiye ediyorum veya bizim 68,bir isyancının izleri deniz veya dar ağacında üç fidan
zozan 06 arkadaşımada bunları paylaştığı için ayrıca teşekkür ediyorum

Roşna
12.04.2006, 14:46
Bak dostum, şu gördüğün arkadaşların hepsi de idam edilecek belki. Hepsi de idamla yargılanıyor, biliyorsun. Bu koğuştakilerin yaş ortalaması 21 falan. Gencecik çocuklar. Görüyorsun şarkı söylüyorlar. Korkuları yok. İnançları var. İnanmış adam güçlüdür, korkmaz.

Bir araştırsan, şaşarsın: Hepsi de okudukları okulların en başarılı öğrencileridir. Sınıflarının ya birincisi, ya ikincisidirler. Bak şu şimdi önümüzden geçen Semih var ya (Semih Orcan), fakülteyi onunculukla falan kazanmış. Bu arkadaşların çoğu lisede iftihara falan geçmiş. Rastlantı değil bu. Hani bu işe girişmeseler, bu düzene karşı çıkma-salardı, inan ki bu düzenin en sivri noktalarına hızla tırmanıp yükseliverirdi hepsi de... öylesine pırıl pırıl zekâları var.

Ama bak şarkılar söyleyerek idama karşı savunma hazırlıyorlar. Sen de gördün, sen de okudun savunmaların bir kısmını; ipin ucundayken bile kimse kendini savunmuyor, kimse kendi başını kurtarmaya çalışmıyor.

Devrimci tavrı budur.

Sanki savunma değil de, Türkiye’nin sorunlarını inceleyen bir kitap yazıyor gibiler. Amaçları yanılmamak, sorunlara gerçekçi açıdan yaklaşmak, gerçekçi, somut çözüm yolları getirmek.

On dokuz yaşında insanlar var aralarında.

***

Öyle sanıyorum ki, ölüm karşısında duyulan duygular, bütün devrimcilerde vardır.

***

Ama bak mahpushane kötü. Bir devrimciye en çok koyan, eylemin dışında kalmaktır. Korkunç bir şey bu.

***

Mahpushaneler, hele hücreler bambaşka bir dünya. Sonra ayrıca uzun uzun anlatırım bu konuyu.

***

Pusudayken müthiş bir rahatlık var. Kesin bu böyle.

Ama ölüme karşı da buruk bir hüzün var.

***

İşkence mi? İşkence apayrı bir alem. İrfan’ı dinlemelisin bu konuda.

***

Sinan’ın ölümünde, burada, arka hücrelerdeydim. Ne gazete, ne radyo, hiç bir şey vermiyorlardı. Sinan’ın ölümünü ancak 15-20 gün sonra öğrenebildim. Mücadeledeyken, kavganın içindeyken, savaşırken, arkadaşının vuruluşu, ölüşü çok koymuyor insana; ama eylemin dışındayken, devrimci bir arkadaşın ölümü çok korkunç oluyor.

Sinan’ın ölümünü duyunca içim kinle doldu, kapkara kinle doldum. Demir parmaklıklara sarıldım. Parmaklıkları yarıp fırlamak isteği vardı içimde, önlenemez bir istek. Ama ağlamıyor insan. Hiç ağlamadım ben Sinan’ın ölümüne. Ağlayamıyorsun.

***

İki erkek kardeşim var. Küçüğüm sempatizan. Büyüğümün bu işlerle uzaktan yakından hiç bir ilişkisi yok. Ama babam iyidir bak. Çok iyi bir insandır. O gazetelerde çıkan demecinin çoğu yeri yalandı. Çok iyi dostuz onunla. Üzülüyor tabii. Ama biliyor musun, onları pek düşünmüyorum. Marksist-Leninist görüş böyle yapıyor kişiyi, öylesi duygulara pek yer kalmıyor insanda.

(Erdal Öz- Deniz Gezmiş Anlatıyor, Cem Yayınları, 1976

Roşna
12.04.2006, 14:48
karşıyakanın üç gülü
deniz gülü
yusuf gülü
hüseyin gülü

hiç solmayan güllerimiz

Roşna
12.04.2006, 14:51
deniz adı gibi denizdi kendiside
ben her 6 mayısta o zamanki sessizliğin isyanını hissediyorum.denizi anlatmaya yetermi kelimeler sığarmı cümlelere 24 yaşın cesareti isyanı

Roşna
12.04.2006, 14:55
- Denizler uslanmaz -

Denizlerin boynuna geçirilen ip
Denizleri bir kez astıysa
milyon kez cellatlarını asmıştır
belki de..

Denizler için kırılan kalem
bir kez kırıldıysa Denizler için
milyon kez kıranların kalbine saplanmıştır
belki de..

Denizler için verilen karar
bir kez onandıysa Yargıtayda
milyon kez bozulmuştur halkın vicdanında
belki de..

Bilmez misiniz usanmadan dolduğunu denizlerin
dağlarımdan kopup gelen asi ırmaklarla
uslanmadan...
A.Uğur Olgar

Roşna
12.04.2006, 14:55
ÜŞÜDÜ MAVİLERİM

Hangi kuşu tuttuysam kanatlarından
küskün aylar, yorgun yıldızlar döküldü
kan avuçlarıma
sonra maviye çalan bir şafak
sööküldü üç yalnız darağacına
altı mayıs günü

Durmuştu zaman
kan soluyordu büyümüş burun deliklerinden
akrep dağlara vurmuştu kendini
gizlenmek için bir taşın altında
kıyamete kadar
ve yelkovan sığındığında rüzgar gülüne
ne güle yaranabildi ne rüzgara
Don Kişot çıkıp romanlardan kılıcıyla
parçaladı darağacı değirmenlerini
altı mayıs günü

Hangi kuşu tuttuysam kanatlarından
mayıs günleri yağdı başıma bir dolu
uykusuz şafaklarım ıslandı
üşüdü mavilerim

Zaman yürüyecektir yeniden
ve güneşe giden suskun mayıs günlerini
yakalayacaktır mavi şafaklarından
ve bir daha darağaçları kurulmayacaktır
yurdumda...

A. Uğur Olgar

deniz gibi
12.04.2006, 14:57
deniz
yusuf
ulaş
sonuna kadar savaş !!!

deniz bir gün annannesinin emekli maaşını alıp fakir bir mahallede bir taşın üzerine çıkıp bütün parayı ihtiyacı olan fakirlere dağıtıyor.

hayatını halka adayan kaç insan varki hayatımızda biz onları bir ideol olarak görüyoruz.

manifesto
12.04.2006, 15:02
hayatını halka adayan kaç insan varki hayatımızda biz onları bir ideol olarak görüyoruz.

Kişi zaten ülküsü kadar büyükdür.Hepimizin bir üdolü var inandığı davada tereddüt etmeyenler ölümde de tereddüt etmezler.

kavakli
12.04.2006, 15:16
Mare Nostrum

En uzun koşuysa elbet
Türkiye'de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez luverin namlusundan fırlayarak ...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun
(Zozan yazamiyodu ben yazdim)

Serkan_Devrim
12.04.2006, 15:18
Mare Nostrum

En uzun koşuysa elbet
Türkiye'de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez luverin namlusundan fırlayarak ...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun
(Zozan yazamiyodu ben yazdim)Can Yücel'in çok güzel bir şiiri.:yamukgul:

canikocan
13.04.2006, 13:36
ya arkadaşlar gerçekten paylaşımlarınız için çok teşekkür ederim.

Roşna
13.04.2006, 14:38
Dönemin TANIKLARI -

" Deniz gibi çok heycanlı insanları gördüm.Ona sık sık "seninde bu heycanın sigara dumanı gibi bir gün havada dagılıp gidecek" derdim.
Hayır derdi;
"Kalan sen olacaksın.Ben devam edecegim"
Gerçekten de dedigini yaptı ve o hala yaşıyor.Biz kaldık ortada.."
Bozkurt NUHOGLU


Maltepe Cezaevinde tünel açıyoruz.Bu tüneli kazan beş kişi.Bilen ve kazan beş kişi.Tayfun Cinemre,Oktay Kaynak,Cihan Alptekin,Ömer Ayna ve ben.Hepimiz THKO davası tutklusuyuz.Bir de aynı davadan Yavuz Yıldırımtürk biliyor.Yavuz ,"siz oradan çıkın ben pencereden çıkarım "deyip tünel calışmasına katılmadı.Inanmıyordu yani
Bizim hiç birimizde inanç yoktu, Cihan hariç.O tünel Cihan'ın inancıyla açıldı.Cihan'ın kafasındaki bütün şey, dışarı çıkıp Deniz'i kurtarmaktı.
Metin EŞRFOGLU


"Bugün O.D.T.Ü'nün stadyumundan okunan bır yazı var;,"DEVRIM" yazısı .Bir gece Hüseyin, Alp, Taylan,ben dört kişi yaklaşık sabaha kadar bu yazıyı yazmak için ugraştık.
Bugün hala silinmiyor,
Hala silemiyorlar..."
Mustafa YALÇINER


Özellikle cunta beklenerek ondan sonra Halk Savaşının örgütlenmesi konusunda gelen, özellikle Sarp Koray'dan gelen talebi, Deniz şiddetle redetmiştir.
Tuncer SÜMER

Roşna
13.04.2006, 14:40
6 Mayıs 1972 sabahıydı... Gökyüzü bulutluydu. Ankara'ya yağmur yağıyordu. Bulut kümeleri arasından yer yer güneş ışınları süzülüyordu. Yaşar Kemal'in deyimiyle "sarı bir yağmur" yağıyordu... Sabahki haber bültenini dinlemeyenler, gazete satıcılarının önünde öbek öbektiler... Başlıklara bakıp ağlayanlar vardı. Üç kişi daha ağlıyordu... Ankara'nın Karşıyaka mezarlığında... Üç gencin babalarıydı bunlar... Buruk yürek ve titrek elleriyle kefenleri araladılar son kez. Sırayla oğullarını öptüler. Yanaklarından süzülen yaşlar, ölü canların alınlarına, yüzlerine damladı...

Baba yüreğini üçüne eşit dağıttılar. Aynı duygularla kucakladılar. Üç ölü bedeni... Mezara indirdiler... Öğleye doğru Ankara'nın Kızılay Meydanı'ndaki çiçekçide, bir genç kızın koluna iki polis girdi. Genç kız, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın mezarına kır çiçeği almaktan sanıktı... Ve genç kız, asılmışlar için ağlama suçunu işlemekten gözaltına alındı.

Onlar için darağacındaki fidanlar dendi, masum gençlerdi dendi. "Pal Sokağı Çocukları"na benzetenler oldu. Hiç kimseyi öldürmemiş olmaları ön plana çıkarıldı. Kimileri de lanetle andı onları. Ancak hiç bir biçimde önemleri yadsınamadı. Ölüm tehdidinden korkmayan, darağacını gericiliğin yargılandığı bir kürsüye dönüştüren tavırları unutulmadı. Onlar devrimci oldukları için asılmışlardı... Sonraki yıllarda yüzlerce, binlerce kez tekrarlanacak infazlardan biriydi ölümleri... Bugün de her devrimcinin kalbinde, parkasıyla, kavruk bakışlarıyla bir suret yaşıyorsa, bu, onların kazandıklarının kanıtıdır.

Ahmet Kahraman ustanın kaleminden sözümona yargılama süreci gözler önüne seriliyor. Politikacının iki yüzlülüğünü, intikamcılıklarını ibretle okuyacak, bir döneme hakim olma kaygıları belgeleriyle izleyeceksiniz...
Evet bir defa ölenler kalplerde yaşamaya devam ediyorlar... Ya asanlar...

Roşna
13.04.2006, 14:45
Yılmaz Yeşildağ


Yürekleri yüreğimde mühürlü

"Bir zifir karanlıkta düştüm yola

Vurdum yolumu dağlara

Can görirem, cin görirem, korkmirem

Kükremiş aslan görirem, korkmirem

Bir yobaz insan görirem, korkirem

Onun bana can alıcı fikirlerinden

Can alıcı zikirlerinden,

korkirem balam , korkirem."




Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini… Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa basa… Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için, Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye…




O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak… Bir gün önce hücre de de olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah… O sabah doğmasa da olurdu… Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını…




Tam yirmi yedi yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son sınıftaydım… askeri lise… kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere… Koca anfi ağzına kadar hınca hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir köşeye sıkışmıştık… Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu. Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı… Başta konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı duydum.




-Deniz geldi!.. Deniz geldi!..




Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım onunla… Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O, esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü… o kadar…




Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü çocuğun emaneti onurum olacak…




Yine bir 6 Mayıs gecesi…




Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın… Yürümeyi neredeyse unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna aldırmadan özenle çıkardı içindekileri… sendığın en altından işlemeli bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı… Sararmış gazete küpürlerinin arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine… Bana:




- Bunları hatırladın mı? dedi.




Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum… Ama anam susmadı:




- Bunları o sabah sen getirmiştin bana… "Anam" demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu karanfilleri… Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin…




Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı yorgun bir dağı andıran anamın… kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine… Gözleri sulanan anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek için masaya geldiğim zana kızımın:




- Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum…




Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki… Yaraları kabuk bağlamıştı kimilerinin… Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini eklemişti yanıbaşına… Kimileri de!..




Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım… Her mayıs kanlı şimdi… Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları boğuyor Tiran'ı…




Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla, yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız yola… Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken; bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz… Bir nedeni vardır elbit her yürek depreminin… Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim… İşte, bu yüzden Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara:




- BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ? BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR."




İşte bu yüzden:




"Haram olsun

gerille yüreğimi alıp elime

mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları

ölüp dirilip binlerce kez

öpmezsem alnını ölümün

haram olsun

on sekiz yaş gençliğime"




dizeleriyle haykırdım şiirlerimde…




İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum öfkeli yüreğimi

Roşna
13.04.2006, 14:52
Unutulmamalıyız!"
Erdal Öz


--------------------------------------------------------------------------------

Bir akşamüstü / oturup / hapisane kapısında / rubailer okuduk Gazali'den:

"Gece: / büyük laciverdi bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler."

NAZIM HİKMET

* * *

Bir akşamüstü oturup...

Ankara, Bir Numaralı Mamak Askeri Cezaevi.

30 Haziran 1971 (Cezaevinde tuttuğum günlükten): "Bugün görüş günüydü. Ne güzeldi. Annem, babam, karım, üçü birden gelmişlerdi. Çift kat cam bölmeli daracık görüşme odasında seslerimizi duyurabilmek için bağıra bağıra bir şeyler konuşmaya çalıştık.

Döndüğümde Deniz Gezmiş'i bizim koğuşta buldum. Nurhak'ta yaralı olarak yakalanan Mustafa Yalçıner'in başucundaydı. Yavaş sesle konuşuyorlardı. Bu onu ilk görüşüm. Yakalandığının ertesi günü gazetelerde boy boy yayımlanan fotoğraflarındakinden daha süzgün. Uzun süredir güneşsiz kaldığı belli. Zayıf ve beyaz. O yeşil parkasının içinde incecikti. Yakalandığı gün üzerinde olan yakası kürklü parkasını giymişti yine. Sonra nöbetçi yüzbaşı girdi içeriye. Yumuşak bir sesle bir şeyler söyledi Deniz'e. Direnmedi Deniz, kalktı; birlikte koğuştan çıktılar. Gardiyanların dışarıda azarlandığını duydum.

Aradan üç ay geçecek ve Deniz Gezmiş'le, yine bir görüş günü, başka bir boyutta, başka bir bağlamda karşılaşacaktık:

11 Eylül 1971 (Aynı günlükten): Uykusuz geçen bir gecenin ertesinde, öğle yemeğinin ağırlığı içinde yatağıma uzanmıştım. İçim geçivermiş, uyuyakalmışım. Uyandığımda akşamı çok yakınımda buldum; dostları da. Yatağıma tırmandılar, bağdaş kurup oturdular. Sevgili konuklarıma çay söylemek için alttaki yatağa basarak indim, çayocağına gittim. Birden orada, çayocağının içinde Deniz'i görmek şaşırttı beni. Aylardır hiç görünmemişti ortalarda.

Deniz, iki üç kişinin güçlükle sığışabileceği, çayocağı olarak kullanılan daracık bölmenin içindeydi. Çayocağını işleten iki tutuklu erin arkasında bir taburede oturuyordu.

"Merhaba," dedi.

"Merhaba," dedim: "İyi misin?"

"Öykünü bir daha okudum," dedi."Ernesto'yu (Bu öykü 'Kanayan' adlı kitabımdadır.) Daha önce bir gazetede de çıkmıştı."

"Cumhuriyet'te," dedim.

"Memet Fuat'ın hazırladığı. 'Yıllık' geçti elime. Orada gördüm. Bir daha okudum. İyi belgelemişsin."

"Pek öykü sayılmaz o," dedim.

"Yo, yo, olsun. Çok gerekli bir yazı. Eline sağlık."

Görüş günüydü o gün. Cezaevindekilerin yakınları, beş dakikacık da olsa içeridekileri görebilmek için onca yola, onca eziyete, onca engellemeye katlanıyor, cezaevine geliyorlardı.

Biz içeridekilerin hazırlıklarıysa bir gün öncesinden başlardı. Tıraşlar olunur, en temiz kılıklar giyilirdi. Amaç, dışarıdakilere ezik, yılgın görünmemekti. Bu tavır, dışarıdakilere güç verirdi.

O gün Deniz de görüşmecisiyle buluşmak için beş dakikalığına koğuşundan çıkarılmış, dönüşte nasıl olduysa yine kendini unutturup çayocağına sığınmıştı.

Cezaevinde yatanlar bilir: bir koğuşun içinde yataktan yatağa konukluğa gidilir; tıpkı bir evden bir eve, bir mahalleden bir mahalleye gidilir gibi.

Benim de yatağımda konuklarım vardı, beni bekliyorlardı, çayla birlikte.

11 Eylül 1971 (Günlükten): Hazırlanan dört bardakla sekizlik demliği aldım.

"Gitme de konuşalım,"dedi Deniz.

"Yatağımda arkadaşlar var," dedim.

"Boşver, atlat onları,"dedi.

"Atlatamam. Çay beklerler şimdi."

"Canım, ver çaylarını gel,"dedi.

Gerçekten de on dakika sonra çayocağındaydım. Bekliyordu. Deniz'in yanına bir tabure uzattılar, geçip oturdum. Çayocağını işleten iki tutuklu erden Ahmet, sıcak suyla doldurduğu değişik boylardaki kararmış demliklere birer tutam çay atıp kıvırıp büktüğü kâğıt parçalarını demliklerin akıtma yerlerine tıkıştırıyor, Aziz de yıkadığı bardakları, dolu demlikleri alıp dağıtmaya gidiyordu. O sırada üçüncü tutuklu er Bahattin de geldi. Ahmet'le Bahattin önümüzde dikelip bizi meraklı gözlerden gizlediler. İkisi de Deniz'le aramızda geçen konuşmayı, pek anlamasalar da, ilgi ve hayranlıkla dinlediler. Durmadan bardak yıkadılar, çay demlediler.

O gün Deniz'le aramızda geçen konuşmanın konusu edebiyattı. Edebiyata bunca yakın oluşuna sevinmiştim. Ummuyordum. 12 Mart'ın içeri aldığı nice arkadaş için edebiyat, genellikle küçümsenen bir şeydi. İçeriye kuramsal kitaplar da pek sokulamadığı için, zamanla onlar da edebiyatla tanışmak zorunda kaldılar. Pek çoğu, doğru dürüst bir romanla, bir öyküyle, bir şiirle orada tanıştı. Sanırım bugün de öyledir. Ve okudukça, edebiyata ısındıkça, önce nasıl şaşırdıklarını, sonra nasıl değiştiklerini sevinçle izlemişimdir.

(Günlükten): Bir ara Deniz,"Bugünleri de yazmak gerek," dedi.

"Yazılacak elbette," dedim."Daha olayın çok başındayız. Zamanla yazılır."

"Yarının gerçek edebiyatı bugünün mahpusanelerinden çıkacak, göreceksin," dedi."Yazarlarımız konu sıkıntısı çekiyorlardı. İşte bir sürü konu onlara."

Doğru söylüyordu.

"Peki ama neden yazarlarımız içeride değil?"

"Niye?" dedim,"Fakir Baykurt burada. Dursun Akçam da burada. Muzaffer Erdost da. Emil Galip de. Mümtaz Soysal da."

"Ama aramızda değiller," dedi."Çoğu Dış B'ye attı kapağı."

'Dış B' denilen yere 'Vitrin' de diyorduk; Mamak Cezaevinin dış kesiminde, idarenin bitişiğinde, önündeki çiçekli geniş bahçeye bakan, uzaktan da olsa bütün Ankara'yı gören ayrı bir koğuştu. Orada, genellikle üniversite öğretim görevlileri, gazeteciler, yazarlar, yani 'seçkinler' kalıyordu. Beni de bir ara oraya almak istemişler, yanaşmamıştım. O ara içeride kalmak, içeriyi yaşamak bana daha ilgin