Orijinalini görmek için tıklayınız : türk dini
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 11:18 Gök Tanrı
Tanrı inancı öyle sürekli bir özelliğe sahiptir ki, ilk bakışta, en genel anlamı ile Türk din tarihinin, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin tarihi olduğunu ve orada Tanrı’ya olan inancın temel bir “arketip”i oluşturduğunu ifade edebiliriz.
Her ne kadar elimizde yazılı belgeler bulunmasa da Türklerin arasında Tanrı inancının çok daha gerilere uzanan varlığının izlerinden söz etmek de mümkündür. Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türkların Gök-Tanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.
Asya’nın doğu ucundan Orta-Avrupa’nın içlerine kadar her yerde kendini gösteren bütün tarihî Türk topluluklarında hep Tanrı inancı merkezî bir yer almıştır. Menşei bilinmeyen Tanrı kelimesi çeşitli Türk topluluklarında, her bölgenin fonetik özelliklerine göre, Yakutlarda “tangara”, Kazan Türklerinde “teri”, Soyonlarda “ter”, Çuvaşlarda “tura” ya da “tora”, Moğollarda “tenggeri”[1] (http://alewiten.com/harun11.htm#_edn1) gibi şekillere bürünmüşse de, yine de asli formunu muhafaza ederek, Türklerin kabul ettikleri bütün dinî sistemlerde yerini almıştır.[2] (http://alewiten.com/harun11.htm#_edn2)
Gerçi Türk din tarihi içerisinde, Türklerin Tanrı’yı ifade etmek için başka kavramlara da yer verdiğini, İdi, İz, Ugan, Çalab, Bayat vb. terimleri kullandıklarını zikretmek mümkündür.[3] (http://alewiten.com/harun11.htm#_edn3) Ancak bunların hiçbiri Tanrı sözcüğü ölçüsünde yaygın bir kullanıma erişmediği gibi, aynı şekilde onlar tarihî olarak da “Tanrı” kavramı kadar eski ve köklü kelimelermiş gibi görünmemektedirler. Örneğin, “Çalab” veya “Çeleb” terimi muhtemelen Nasturî Hıristiyanlığının etkisi altında Türk din literatürüne girmiş, bugün ise ancak bazı yer adlarında kalabilmiştir.
Hunlar Gök-Tanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmud’un ifade edeceği üzere, hem gök, hem de Tanrı anlamını içeren “Tengri” kelimesi ile ifade ediyorlardı. Gök Türkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyorlardı. Ayrıca Tonyukuk Kitabesinde “Türk Tanrısı” kavramına yer veriyorlardı. 763’de Mani dinini kabul eden Uygurlar, Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay ve Kün-Ay kelimelerini ilave ederek Kün Tengri, Ay Tengri, Kün-Ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır. Her ne kadar, Kaşgarlı Mahmud, Kâfir Türklerin büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi kendilerine ulu görünen her şeye tengri dediklerini ifade ediyorsa da Türklerde Tanrı kelimesi yalnızca Gök-Tanrı’yı ifade etmek için kullanılmıştır.
Türkler yüce ve soyut bir Tanrı telakkisine erişmiş olmakla birlikte, başlangıçta onu yine de gökte düşünüyorlardı. Nitekim, Orhun Kitabeleri’nde “üze kök tengri” terkibinde Tanrı aynı zamanda gök manasını da muhafaza etmekteydi. Hattâ, Göktürk çağında, dünyayı kaplayan, yer yüzünde her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmiş olabileceği imkân dahilinde görülmüştür.[4] (http://alewiten.com/harun11.htm#_edn4)
Metinlerde Gök-Tanrı, diğer kavimlerin semavi ilahlarında görülen ortak özelliklere uygun olarak, kudretli ve aşkın, Yüce Tanrı şeklinde kendini göstermektedir. Bu amaçla kitabelerde “semavi”,“yüce” ve “küçlü” (kudretli) terimleri yer alıyor. Ebedi anlamındaki “bengü” terimine ise ancak Moğol çağında rastlanıyor. Aynı şekilde “yaratıcı” sıfatıyla o, açık bir biçimde ancak Altay Türklerinde ve Yakutlarda görünüyor. Bu bakımdan Türk topluluklarının Tanrı telakkisinde, zaman içersinde, belli bir evrimin olduğu dikkat çekmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu gelişmelere rağmen, Türklerde Tanrı kavramı yine de orijinal strüktürünü muhafaza etmiştir. Türklerde Gök-Tanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve Kadir-i Mutlak Tanrı şeklinde telakki edilmektedir. Böyle olduğu içindir ki, Türklerde siyasi iktidar ve hâkimiyet menşeini Tanrı’dan almaktadır. Ezeli ve ebedi (bengü ve mengü) olan, Hakanlara kut ve güç veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonunun ve insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu Gök-Tanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykelleri yapılarak onlara tapınılmış da değildir. Eski Türk dinindeki Gök–Tanrı inancı ile ilgili belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri de onun antropomorfik özellikler taşımamakta oluşudur. Bazı Türk destan ve hikayelerinde büyük olasılıkla dış etkilerle ve şüphesiz müteakip dönemlerde Tanrı’nın çocuklarından söz edilmekle birlikte bu durum en azından menşei formu itibariyle Türklerde Gök–Tanrı inancı için geçerli olmayıp; Eliade’ın da kuvvetle ifade ettiği üzere, Türk Tanrı anlayışında temelde, “kutsal evliliğe” (hierogamie) rastlanmamaktadır.[5] (http://alewiten.com/harun11.htm#_edn5) Türkler, daha geleneksel Türk dini döneminde, evrensel ve semavi dinlerin tek Tanrı anlayışına yakın özelliklere sahip bir Tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükafatlandıran bir “Ulu Varlık” telakkisi, ilkel dinler ve toplumlarda uluhiyet problemini araştıran W. Schmidt’i, Türklerin daha Asya Hunları çağında monoteizme doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip oldukları kanaatine götürmüştür. Kendisine itaat edilmesi gereken ve koruyucu kudret olan Gök-Tanrı, tamamen manevi bir kudret haline yükselmiştir.
Özellikle üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de, her ne kadar Göktürkler döneminde Tanrı’nın Türkleri koruması, hatta onları başka milletlerden üstün tutması, hakanların iktidarı ondan almaları sebebiyle, Tonyukuk Kitabesinde “Türk Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanılmakta ve bu nedenle de Türklerde Gök-Tanrı sanki “ulusal bir Tanrı” imiş gibi görünmekte ise de gerçekte o, “kabile ilâhı” veya “milli bir ilah” hüviyetinden ziyade “evrensel Tanrı” olarak kendini göstermektedir.
[1] (http://alewiten.com/harun11.htm#_ednref1) Moğolların Gizli Tarihi, (Çev. Ahmet Temur), Ankara, 1986, s. 3.
[2] (http://alewiten.com/harun11.htm#_ednref2) J. P. Roux, La Religion des Turcs et des Mongols, Paris,1984, s. 110.
[3] (http://alewiten.com/harun11.htm#_ednref3) Bkz. S. Çağatay, “Türkçe Dini Terimler”, Necati Lügal Armağanı, T. T. K. Yay., Sayı 50, Ankara, 1968, s. 191-198.
[4] (http://alewiten.com/harun11.htm#_ednref4) Bkz. İ. Kafesoğlu, Türk Dünyası El Kitabı, s. 773.
[5] (http://alewiten.com/harun11.htm#_ednref5) Mircea Eliade, Traité d’histoire des religions, Payot-Paris, 1974, s.66
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 11:20 Tabiat Güçlerine İnanma
Eberhard, geleneksel Türk dinini, “Güneş ve Ay kültlerinden müteşekkil Türk Gök Dini” şeklinde tanımlamaktadır.[1]
Eski Türklerde, natürist inançlara, Orhun kitabelerinde “Yer-Sub” şeklinde rastlanmaktadır. Yer-sular “ıduk” yani kutsaldır. Her ne kadar, Geleneksel Türk dininde natürist inançların Türklerin hayat şartları ile fonksiyonel bağlarını tam olarak tesbit etmek mümkün görünmüyorsa da, özellikle Yer-Su’lar söz konusu olduğunda bu, kısmen kendini göstermektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak, vs. ile ilgili Yer-Su inançları Türklerde gelişmek suretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde “vatan kültü”ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi “ıduk Ötüken” ve Tamir suyunun kaynağı “Tamag ıduk baş” buna örnek teşkil etmektedir.
Bununla birlikte, Türk din tarihinde Yer-Su’ların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türklerde “dağ kültü”, Gök-Tanrı inancıyla ilgilidir. Orta Asya’da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Art, Kuttağ... gibi isimlerle anılmıştır. Eski Türklerde dağlara Han, Ata gibi isimler verilmiş olması, animist bir anlayışla onların kişileştirilmek suretiyle kutsallaştırıldıklarını da ifade etmektedir. Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çoluk-çocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler. Nitekim, etnografik araştırmalardan, Altay dağlarının Han addedildiklerini öğreniyoruz. Sagay gelinleri bu dağları “kayın babaları” olarak görüyor, onlara öyle sesleniyorlardı. Öte yandan, Eski Türklerde her reis ve oymağın kendine mahsus kutsal bir dağı olduğu gibi, daha büyük birliklerin de kutsal dağları bulunmaktaydı.[2] Çinlilerin Tien-şan dedikleri Tanrı Dağı, Hsioung-nu’ların en önemli kutsal yerlerinden biri olmuştur. Çok eski zamanlarda Wu-huanlar Kızıldağ denilen bir yeri kutsal bilmekteydiler. Tabgaçlarda her yıl hakan, atının üzerinde, sabaha karşı kutsal dağa döne döne tırmanıyor ve orada Gök-Tanrı’ya kurban sunuyordu. Çin kaynakları, Göktürklerin Ötüken’den başka kutsal bildikleri Ötüken’in 250 km batısında yer alan Bodin İnli adlı bir dağın bulunduğunu da haber vermektedir. Cüveynî’nin naklettiği bir efsane Uygurların saadet ve bolluk sağlayan ve kendisine Kuttag denilen bir dağın bulunduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Türkler, kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere, bu arada Anadolu’ya da taşımışlar ve hattâ bu inançlar Müslüman Türklerin arasında da yaşamaya devam etmiştir. Bunun en kayda değer örneğini Anadolu’da Alevî Türklerin Kazdağı’na atfettikleri kutsiyet oluşturmaktadır.
Geleneksel Türk dini içerisinde, tabiat kuvvetlerine inanç çerçevesinde dağ kültünün yanısıra “orman ve ağaç kültü” de önemli bir yer tutmaktadır. Gerçekte orman kültünün, ormanda yaşayan ve yiyecek derleyip avcılık yaparak geçinen ilkel topluluklara mahsus olduğu; Türklerin de göçebe çoban hayatına oradan geçtikleri öne sürülmüştür. Bazıları bu görüşe karşı çıkmakta, Türklerde temelinde bozkır kültürünün hakim olduğunu düşünmektedirler. Herhalükârda Türklerde Kutsal Ötüken Dağı ormanla kaplıdır ve “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı), Göktürkler ve Uygurlarca kutsal bilinmektedir.
Türkler, öteden beri ateşe saygı gösteriyor, onda kutsal ve temizleyici bir güç görüyorlardı. Altaylılar ve Yakutlar ateşteki bu kutsal ve temizleyici güç ya da ruha “ot izi” adını vermektedirler.
Ateş yoluyla temizlenmenin ve böylece ateşe kutsal ve temizleyici bir anlam ve önem atfetme uygulamasının tipik bir örneğini de, yine Türkler arasında oldukça yaygın olan, hastalıkları, evleri, ölüleri “tütsüleme” uygulamasında görmekteyiz. Türklerde ateş ayrıca kehanet aracı olarak da kullanılmıştır. Öte yandan Türklerde ateş kültünün, “aile ocağı kültü” ile yakından ilgili oluşu da dikkate değerdir. Aile ocağı kültü ise, çok büyük bir ihtimalle, “atalar kültü” ile ilgilidir.
Yer-Su terimi, ağaç, ateş ve suyun yanısıra toprağın ve aynı kategoriye dahil olmak üzere bir kısım taşlar ve kayaların da Geleneksel Türk dini içerisinde kutsal bir anlam ve öneme sahip oldukların ifade etmektedir. Orhun Kitabelerinde “mavi gök” ile “yağız yer” iki ana kozmik alan oluşturmakta ve onlar birbirlerini tamamlamaktadırlar. Öte yandan Gök-Tanrı inancı dolayısıyla göğün bir anlamda kutsallık kazanmasının yanısıra ıduk Yer-Sub terimi de, Eski Türklerin yere de bir tür kutsallık atfettiklerini göstermektedir. Türkler ıduk olan yerlerin birer “izi”sinin bulunduğuna inanmışlardır. Ayrıca bazı kitabelerde, Yer-Su terimini zikretmeksizin, sadece “ıduk yer”den söz edildiği de görülmektedir. Iduk sayılan yerler, Türkler tarafından korumaya alınmış; bu yerlerin ağacını ve ormanını kesmek, oralarda avlanmak yasaklanmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Wolfram Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, çev: Nimet Uluğtuğ, Ankara 1942, s.93
[2] A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972, s. 49; B. Ögel Türk Mitoolojisi II, İstanbul 1994, s. 132-133.
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 11:20 Atalar Kültü
Ölmüş ataları ta’zim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdeti, geleneksel Türk dini tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Atalar kültü veya manizm özellikle patriarkal aile tipinin hakim olduğu toplumlarda görülen bir dinî olaydır. Buna göre, ölen ataların ve özellikle babaların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı, onlara karşı duyulan minnet hissi, atalar kültünün temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda “ölüler kültü” ile atalar kültünü de birbirinden ayırdetmek gerekmektedir.
Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar mevcuttur. Gerçekten de, Orta Asya Türkleri arasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılar “töz” Yakutlar “tangara” diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır, önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü. Moğolların “ongon” adını verdikleri tös veya töz kelimesi anlam itibariyle “asıl, menşe, kök” demek, olup, Uygur ve Hakaniye lehçelerinde de kelime aynı anlamı ifade etmektedir. Bu sembollere tös veya töz denmesi ise, onların ataların ruhunun hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Altaylı Türklerin bunlar hakkında “bu babamın tözü”, “şu anamın tözü”, gibi ifadelere yer verdikleri bilinmektedir. Ayrıca büyük ve ünlü kamların ruhlarına izafe edilen tözler de mevcuttur. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları “tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirdikleri gibi, bir kısım araştırmacılar da tözlerin put-fetişler olduklarını ifade etmişlerse de, 13. yüzyılda Budist Uygurların tapınağında rastlanan tözler hakkında rahip Rubruk’un verdiği bilgi, yabancıların değerlendirmelerinin aksine, Uygurların onları tanrılarının tasvirleri olarak değil, fakat ölen yakınlarını temsilen ve onların anısına yaptıklarını ve tapınaklarda sakladıklarını göstermektedir. Ebu’l-Gazî Bahadır Han’ın, tözlerle ilgili olarak, “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini (kugurcak) yapar ve evinde saklardı” şeklindeki ifadesi de tözlerin ölen yakınları veya ataları temsil ettiğini göstermektedir.
Ongon ya da töz veya töslerle ilgili olarak, kayda değer hususlardan biri de, gerek Moğollar’da, gerekse Türklerde bunların genellikle tavşan, ayı, kartal, sincap... gibi zoomorf şekiller altında tasavvur edilmiş olmaları, bunlara karşılık olan “tilik”, “kozan”, “aba”, “bürküt”, “tiyin” gibi isimlerle anılmakta oluşlarıdır. Zaten genellikle geleneksel Türk dininde ruhun tasavvuru konusunda zoomorfizm yaygın bir karakteristik olarak dikkati çekmektedir. Kayda değer olan hususlardan biri de Türklerde aynı anlamdaki “aba”, yahut “apa” aynı zamanda baba, ata anlamlarını da içermektedir. Buna rağmen 11. yüzyılda Kıpçaklar ve Altay Türkleri ona “aba”, Yakutlar ise “ese”, “ebe”, “ebüge” demişlerdir ki, bunların hepsi “ata” anlamındadır. Bu husus, atalar kültü ile yakından ilişkilidir. Geleneksel Türk dininde hayvanlara verilen önem, zamanında, yıldızlarla ilgili tasavvurlara bağlı olarak, hayvanlarla temsil edilmeleri suretiyle, 12 Hayvanlı Türk Takviminin oluşumuna imkân vermiştir. Bu hayvanlar sıçan (fare), ud (inek), pars, tavuşgan (tavşan), it (köpek) ve tonguz (domuz)dur.[1] Türklerde atalar kültü problemi bizi tözler konusunda menşe efsanesine götürmekte; nitekim araştırmacılar, özellikle Gumilev, Türklerde atalar kültünün en büyük delili olarak Bozkurt’a duyulan saygıyı göstermekte; hattâ bütün Türk hükümdarlarının kendilerini Aşine=Asena soyuna bağlamak istemelerini bunun en büyük delili olarak görmektedir.[2] Gök-Türkler, kurt menşe efsanesine bağlı olarak, büyük dinî merasimlerini, demircilikte uğraştıkları Altay dağlarının bir vadisinde, beylerin ve asillerin iştirakı ile yapılıyorlardı.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Osman Turan, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul, 1942, s. 25.
[2] Lev Nıkolayeviç Gumilev, Eski Türkler, (Çev: D. Ahsen Batur), İstanbul, 1999, s. 122.
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 11:21 İbadet
Tarihi kaynaklar Hunların her yıl mevsim değişiklikleri ili ilgili bir bayram kutladıklarından, Çin kaynakları da Göktürkler de “Fu-yun-se” adı verilen ibadethanelerin varlığından söz etmektedirler. Burada ayrıca Türk çadırının da Türklerde ibadet mekânı olduğunu söylemek gerekmektedir.
Geleneksel Türk dininde sistemli olarak yapılan ferdi ibaretler bulunmasa da, yine de duaların ferdi yapıldığını ifade etmek gerekir. İbaret türü açısından baktığımızda ise, geleneksel Türk dininde “saçı” ile “yalama” adı altında ağaçlara bağlanan çaputlardan sözetmek lazımdır. Birer kansız kurban olan bu saçılar, Anadolu Türkçesinde yer alan “Darısı başınıza” temennisi ile günümüze kadar ulaşmıştır.
Türklerde en eski ve köklü ibaret kanlı hayvan kurbanıdır. Kurban için kullanılan “Kergek, kereh, kudayı, allahlık, itık, ıyık, ızık, yağış tapığ...” kelimeleri kanlı kurban ibadetinin önem ve yaygınlığını göstermektedir.
Dede Korkut hikayelerinde Oğuzların “Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestikleri” ifade edilirken, Kazak-Kırgızlar kurban olarak “Ak boz kısrak”ı tercih etmektedirler. Proto-Bulgarlarda ise köpek kurbanı mevcuttur.[1]
Türklerde kurban öncelikle Gök-Tanrı’ya sunulmuştur. Ancak bazı kutsiyetlere de kurban sunulduğu görülmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, V. Barthold, P. Roux, Makdisi, Cüveyni, Mes’udi vb. birçok araştırmacı ise, bunların dışında Türkler de insan kurbanından da bahsetmişlerdir.[2] Ancak bu durum oldukça bulanık rivayet ve yorumlara dayanmaktadır. Aslında insan kurbanı dinler tarihi içerisinde ziraat kültürü ile ilgili bulunmaktadır. Bu nedenle W. Eberhard, bozkır kültürüne dayalı Türk toplulukları içn insan kurbanı iddiasını kesinlikle reddetmektedir.[3]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] B. Ögel, Türk Kültür Tarihi, s. 266.
[2] Ü. Günay, H. Güngör, Türk Din Tarihi, Kayseri, 1998, s. 79.
[3] W. Eberhard, “Eski Türk Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XIII, İstanbul
TheGodfather 23.07.2005, 19:50 Göktanrı inancı benim daima ilgimi çekmiştir.Şu vesileyleki Asırlar önce dünyanın bir çok kavmi çok tanrılı inancı yaşarken hatta burnunun dibindeki Çin(Tabgaç) Mançurya gibi yerli halkları bir çok tanrılı inanç paylaşırken Türk kavimlerinin tek tanrılı inanca sahip olması bana göre atalarımıza peygamber gönderilmiş kanısındayım.Bilmiyorum siz bana katılmayabilirsiniz ama düşünün bir kere yüzlerce peygamberlerin dahi gönderildiği ortadoğu halkı peygamber öldükten kısa bir süre sonra dahi çok tanrılı inanca geri dönmüşlerdir. Siz nasıl düşünüyorsunuz?
Dede Korkut efsanesi hakkında ne düşünüyorsunuz bu bağlamda.
Ek olarak Oğuz kağan'ın annesinin sütünü emmediği rivayetide var.Sizce Zulkarneyn Oğuz kağan olabilir mi? Sadece görüşlerinizi öğrenmek istiyorum
saygılar
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 19:59 Göktanrı inancı benim daima ilgimi çekmiştir.Şu vesileyleki Asırlar önce dünyanın bir çok kavmi çok tanrılı inancı yaşarken hatta burnunun dibindeki Çin(Tabgaç) Mançurya gibi yerli halkları bir çok tanrılı inanaç paylaşırken Türk kavimlerinin tek tanrılı inanca sahip olması bana göre atalarımıza peygamber gönderilmiş kanısındayım.Bilmiyorum siz bana katılmayabilirsiniz ama düşünün bir kere yüzlerce peygamberlerin dahi gönderildiği ortadoğu halkı peygamber öldükten kısa bir süre sonra dahi çok tanrılı inanca geri dönmüşlerdir. Siz nasıl düşünüyorsunuz?
Dede Korkut efsanesi hakkında ne düşünüyorsunuz bu bağlamda.
Ek olarak Oğuz kağan'ın annesinin sütünü emmediği rivayetide var.Sizce Zulkarneyn Oğuz kağan olabilir mi? Sadece görüşlerinizi öğrenmek istiyorum
saygılar
Öncelilkle tanrı Türklerede peygamber göndermıştır size katılıyorum ama Zulkarneyn oğuz kağan olabileceni düşünmüyorum bunun sebebi zaten Türkler Zulkarneyn den korkup kaçıyor bunu unutmamak lazım
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 20:09 Dede Korkut Türklerin eski inanişlarını törelerini bilen bir ulu şahıstı bu eski türk inanışlarını halen bilen vede anlata insanlar anadoluda var ama bunları islamı unsurlarla anlatıryorlar bunlardan birini biliyorum ama hikaye çok uzun onu anlatmak yerine şih senem eski bir türk destanının parçasıdır ama andoluda bu senem pirsultanın ihanet eden karırsı olmuştur aynı zaman da özbek kırgız türkleri arasında şıh senem efsanesi vardır son hatırladıgım şıh senem efesanesi ise bir çobana aşık olan pir kız şıh senem dir bunlar islam önceki türk inanışının islamlaşmış şeklıdır
TheGodfather 23.07.2005, 20:11 bunun sebebi zaten Türkler Zulkarneyn den korkup kaçıyor bunu unutmamak lazım
Biraz daha açarmısın.Ne demek istedin Türklerin Zulkarneyn'den korkup kaçmasından bahsederken.Yani tek tanrıya inana bir millet peygamber olduğu söylenen bir zattan neden kaçma ihtiyacı hissetsin.:3D_NG (3)
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 20:20 öncelikle Zulkarneyn peygamber mı acaba bu sorulmalı bu adam buyuk iskenderdir ve ülkeleri ala ala pers imparatorlunu işkal eder sonra orta asyaya gider bunun haberi türkler arasınnda yayılır ve bir bölüm turk bu adamdan kaçarken bir bölümüde yazıyı oku ::>>> Zulkarneyn Semerkant'i gecip de Turk ulkesine yoneldigi siralarda, Saka Turkleri'nin Su adindaki Buyuk hakanina yaklasiyordu. Balasagun yakinindaki Su kalesini bu yaptirmisti. Hergun Balasagun'daki sarayinin onunde ucyuzaltmis nobet davulu vurulurdu. Hakan Su'ya Zulkarneyn'in yaklastigi haberi verilmis ve: (Emriniz nedir, savas mi edelim, ne buyurursunuz?) denilmisti. Halbuki Hakan Hocant irmaginin kenarina karakol kurmak, Zulkarneyn'in gececegini haber vermek icin kirk Tarhan'i gozcu gondermisti. Bunlar kimseye gorunmeden gitmisti. Su endise etmiyordu. Onun gumusten bir havuzu vardi. Sefere cikildiginda birlikte tasinir, icine su doldurulurdu. Sonra kazlar, ordekler yuzdurulurdu. Kendisine: (Ne buyurursunuz, savasa girelim mi? )denildigi zaman cevap olarak: (Su kazlara, ordeklere bakiniz, nasil suya daliyorlar) dermis. Bunun uzerine orada bulunanlar Su'nun savas icin hazir olmadigi zannina dusmusler. Zulkarneyn Hocant suyunu gecince, oradaki gozculer hemen Su'ya haber ulastirdilar. Hakan Su hemen davullari caldirarak doguya dogru yurudu. Halk gitmek icin hazirlik gormeden hakanlarinin boyle savusup gitmesinden umitsizlige dustu. Bir urkuntu, bir karisiklik oldu. Binek bulabilenler hayvanlarin sirtina atlayarak Hakanin arkasindan kostular. Sabah olunca ordu yeri duz bir ova halini aldi.
O siralarda Taraz, Ispicap, Balasagun ve bunun gibi yerler yapilmamisti. Ora halki gocebeydi. Hakan ordusuyla gittikten sonra, oradaki halk coluk cocuklariyla yirmi iki kisi kalmis, geceleyin hayvanlarini bulamamisti. Bu yirmi iki kisi yaya olarak cekip gitmek, yahut orada kalmak uzere konusurlarken iki kisi cika geldi. Bunlar agirliklarini sirtlarina yuklemisler, yanlarina coluk cocuklarini almislardi. Ordunun izine duserek gidiyorlardi. Yorulmuslar, terlemislerdi. Bu yirmi iki kisi, yeni gelen iki kisi ile konustular, ikiler dediler ki: (Zulkarneyn denilen adam bir yolcusur, bir yerde durmaz. Buradan da gecer gider. Biz de kendi yerlerimizde kaliriz.) Yirmiikiler onlara: (Kal ac) dediler.
Zulkarneyn gelip bunlari sacli, uzerlerinde Turk belgeleri bulundugunu gorunce, onlara: (Türk Manend) demis (Türk'e benzer).
Hakan Su, Cin'e kadar gitmis. Zulkarneyn arkasina dusmus. Su Zulkarneyn'e bir boluk asker Zulkarneyn de ona bir boluk asker gondererek (Altun Kan) denilen bir dagda carpismislar. Ama Zulkarneyn Hakan ile barismis, Ugur sehirleirni yapmislar. Bir sure orada oturduktan sonra Zulkarneyn cekilip gitmis, Hakan Su da Balasagun'a kadar ilerlemis. Kendi adini vererek Su sehrini yaptirmis. Oraya bir tilsim koymus. Bugun oraya kadar leylekler gelir, oradan ileri gecemezler. Tilsim bu gune dek bozulmamistir. (Divan-i Lugat it Turk/ Tercume cilt: III)
TheGodfather 23.07.2005, 20:51 Peki mansur.Kuranda Zulakrneny hakkında Allah'a yakınlığından onun memenuniyetinden bahseder.Yani çok adil olduğu mevzu bahis konusu.Şurası kesinki İskende zalim ve despot bir kraldı.Anadolu halkını.Persleri kılıçtan geçirip cesetlerden dağlar oluşturmuştur.Fıratı nasıl geçtiği konusuna gelince bu zalim ve despot kral öldürdüğü yüzbinlerce Anadolu halkını fırata atarak ordusunu üzerinden geçirtmiştir.Kusura bakam ama dostum İskenderin Zulakarneyn olduğu koca bir yalandan ibaret.Kuranda Zulakrneynin batıya gittiğini söyler oysa İskender hep doğuya doğru ilerlemiş ve dünüş yolunda Babil'de(İskenderin çok şarap içtiği kaynaklarda geçer) yakalanmış olduğu humma hastalığından dolayı genç yaşta ölmüştür.Ondan sonra imparatorluğu kısa süre içerisinde dağılmıştır.
Ek : İskenderin Mısır seferinde firavunların meşhur kıyafetini giyipgüneş tanrısı Amon ra ve ölüler tanrısı Osiris adına kurban kestirdiği aşikardır.İskenderin asyada ulaştığı en son nokta Hindistan'ın batısıdır ve kesinlikle Asyanın iç kısımalrına seferlerinden bahsedilmez.
Soruyorum sana bu zalim ve despot adamdan kuranda iyi bir kişi olarak bahsedebilir mi sence? Öyle bir kuran varsa da ben öyle bir kitaba inanmıyorum.Benim okuduğum kuran İskender(Great Alexander) Den bahsetmiyor.
Ayrıca divan'ü lugatit Türk bu konuda baz alınabilecek bir kaynak değil kanısındayım.
Sıpa_Mansur 23.07.2005, 21:09 öfffff kuranda iskender olmadına inana bilirsin ama bir tarıhsel gercek turkler bu adamdan kaçıyor bunu ne sen ne ben değiştıre biliriz
aleviboy 24.07.2005, 00:48 sanırım bu yazıları bir siteden aldınız site ismi verrisenizn bizde kaynaktan inceleme olağına kavuşuruz.The godfather kardeşin dediği gibi zulkarneyn bir topluluğa yardım ediyor ve şuan bakamıyorum ancak hatırladığım kadarıyla Kuranda Allah'la irtibat halinde.
TheGodfather 24.07.2005, 19:59 Evet Türkler iskenderden kaçmıştır.Bu tarihsel gerçeği inkar etmiyoruz. Ama bir tarihsel gerçek daha varki İskender'in katiyen Zulkarneyn olmadığı
Sıpa_Mansur 24.07.2005, 20:33 Evet Türkler iskenderden kaçmıştır.Bu tarihsel gerçeği inkar etmiyoruz. Ama bir tarihsel gerçek daha varki İskender'in katiyen Zulkarneyn olmadığı
Zulkarneyn bence iskenderdir türk mitolojisini biraz daha yazacam ilerki zamanlarda bunun hakında geniş bir yazı forma açacam
TheGodfather 24.07.2005, 21:00 Zulkarneyn bence iskenderdir türk mitolojisini biraz daha yazacam ilerki zamanlarda bunun hakında geniş bir yazı forma açacam
Görüşüne saygı duyuyorum ama mitolojik efsaneler gerçeği hiçbirzaman yansıtmaz.
Sıpa_Mansur 26.07.2005, 16:29 Görüşüne saygı duyuyorum ama mitolojik efsaneler gerçeği hiçbirzaman yansıtmaz.
turuva savaşıda mitolojiktir ve homerosun destanlarında geçer ama sonradan insanlar bu savaşın oldunu ve turuva kentini buldular
zapatistas 30.09.2005, 01:34 HZ Ali (ra) bir hadisinde ondan ''atını aya baglayan kişidir aydınlık ve karanlık onun emrine verilmiştir'' der
baska rivayetlerde vardır bazıları sunlar
1-iki boynuzlu bir miğfer giydiği için vikinglerin tanrısı odin
2-uçabilen bir tasıtla tüm dunyayı gezebilen yecüc ve mecuc kavmini bir engelin arkasına hapsettiği söylenen bir peygamber
3-büyük iskender(araplara göre)
4-kurana göre uzaya çıkan ilk insan
sonuncusu HZ Ali (ra) nın hadisiyle birebir örtüşüyor bence doğrusu o
ben colpasa siteden bazı yazıları okudum hoşum a gitti
Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen)
ben bir alevi çok memnunum artık bizim de ken dimizi ifade edece gücümüz var nemutluyum ki alevi olduğumma
Türklerin bir Kavmi Tanrıya Umey diyormuş.. Tengri ilk kez duydum.. İslamlaştıktan sonra çok şeyler değilmiş Türklerin açısından.
halitseyfi 26.04.2007, 00:04 Sağol mansur can
ilginç ve güzel bir yazı daha önc okumadığım,bilmediğim bilgiler içeriyor.
Türkler Şamanizm, Gök Tanrı dini, Maniheizm gibi çeşitli dinler benimsemişler. Ancak Talas Savaşında Türkler Araplara yenilince kavimler halinde ve kılıç zoruyla İslamı benimsediler. Öyleki Her Türk çadırının başına bir Arap askeri dikilerek Türklerin islamlaşması zorlamalarla dikta edildi.
Bu tarihden sonra Türkler eski dinlerini bırakıp Müslüman oldular. Hatta tarih boyunca islamı koruyan hep Türkler olmuştur. Son 500-600 yılda Atatürk hilafeti kaldırana dek Osmanlılar dolayısıyla Türkler İslamın sancaktarlığını yapmıştır.
Türklerin eski geleneklerine bağlı kesimi ise İslam dayatmasına karşı Alevilik yolunu daha doğrusu Batıniliği benimsediler. Aslına bakarsak eskiden Işık taifesi, rafızilik, kalenderilik, haydarilik vs gibi isimlerle anılıyordu. Mani dini ışığı kutsal sayar. Zerdüşt dininde de ışık kutsaldır. Aynı şekilde Gök Tanrı inancı tek tanrılı ve atalar kültüne yakın bir inancdır. Bununla birlikde Anadolunun kendine has gelenekleri ile birlikte Alevilikde etkilenmiştir.
Burda önemli olan Türklerin kendilerine has dini olan bu inancları bırakıp islamı seçmeleridir.
ibrahim-ch 26.04.2007, 00:31 eski dini birakma diye bir sey yok.
eski din denilen inanislar yeni din ile karismis haliyle günümüzde bile yasiyor.
eski ile yeninin harmanlasmis hali.
Türkler Şamanizm, Gök Tanrı dini, Maniheizm gibi çeşitli dinler benimsemişler. Ancak Talas Savaşında Türkler Araplara yenilince kavimler halinde ve kılıç zoruyla İslamı benimsediler. Öyleki Her Türk çadırının başına bir Arap askeri dikilerek Türklerin islamlaşması zorlamalarla dikta edildi.
Bu tarihden sonra Türkler eski dinlerini bırakıp Müslüman oldular. Hatta tarih boyunca islamı koruyan hep Türkler olmuştur. Son 500-600 yılda Atatürk hilafeti kaldırana dek Osmanlılar dolayısıyla Türkler İslamın sancaktarlığını yapmıştır.
Türklerin eski geleneklerine bağlı kesimi ise İslam dayatmasına karşı Alevilik yolunu daha doğrusu Batıniliği benimsediler. Aslına bakarsak eskiden Işık taifesi, rafızilik, kalenderilik, haydarilik vs gibi isimlerle anılıyordu. Mani dini ışığı kutsal sayar. Zerdüşt dininde de ışık kutsaldır. Aynı şekilde Gök Tanrı inancı tek tanrılı ve atalar kültüne yakın bir inancdır. Bununla birlikde Anadolunun kendine has gelenekleri ile birlikte Alevilikde etkilenmiştir.
Burda önemli olan Türklerin kendilerine has dini olan bu inancları bırakıp islamı seçmeleridir.
Şaman Türkler sanırım 300.000 Civarında kalmışlar..
Moğollarda da Şaman olanlar varmış sanırım çok eski zamanlarda..
Türkler Şaman iken Kadın daha bir ön plandaydı ama Müslümanlık farklı bir anlayış getirdi.. Ataerkil yapı..
ibrahim-ch 26.04.2007, 00:43 Şaman Türkler sanırım 300.000 Civarında kalmışlar..
Moğollarda da Şaman olanlar varmış sanırım çok eski zamanlarda..
Türkler Şaman iken Kadın daha bir ön plandaydı ama Müslümanlık farklı bir anlayış getirdi.. Ataerkil yapı..
Kadın daha bir ön plandaydı
yasli nineler ebeler e deger verilmesi bundandir.
Halbuku avrupa yasli yardima ve bakima muhtac yasli kadinlari CADI ilan edip
yok ettiler engisizyonlarda.
Bir gün aile hekimimizle bu konuyu konusduk.
Türkiyede yasli kadinlara deger verilip saygi duyulmasina hayran kaldi.
Avrupada bizdeki gibi yasli büyüklerimizi ziyaret edip hal hatirlarini sorma gönül alip hayir dualarini alma gelenegi yok.
Yani büyüklerini ziyaret etmiyorlar.
ibrahim-ch 26.04.2007, 19:22 Eskiden kurultay larda (meclis)
HAKAN larin yaninda esleride bulunurdu, karar verirken KADIN larinda düsünce üretme hürriyetleri vardi.
anti-fasist 26.04.2007, 20:16 Sevgli arkadaslar zülkarneyn iskender mi degil mi diye tartısma olmus bu konuyla ilgili KESİN bilgimi paylasmak istiyorum..
Tarihte iki ayrı iskender vardır birisi makedonyalı büyük iskender öbürü ise iskender-i zülkarneyn iskender-i zülkarneyn her yerde ab-ı hayatı yani ölümsüzlük suyunu aramaktaydı.yanında da hızır ile ilyas ona yardım ediyordu daha sonra bunlar birbirlerini kaybederler..
Hızır ile ilyas ab-ı hayatı bulurlar ve hemen efendileri olan iskender-i zülkarneyne göstermek isterler daha sonra ilahi güç(büyük ihtimal allah oluyor) onlara ben eger ab-ı hayatı onun bulmasını isteseydim o bulurdu der.
Bunun üzerine hızır ile ilyas ne yapacaklarını şaşırırlar onlara o sudan içmeleri emredilir.Ogünden sonra hızır ve ilyas ölümsü olurlar.Hızır karada ilyas denizde ihtiyaz sahiplerinin yardımına kosmak için yemin ederler.
sadece 6 mayısta gök yüzünde bir araya gelirler bu günde anadoluda hıdırellez(hızır-ilyas)adıyla kutlanır.
SOres kardesim demis ki tengri diye bir terim ilk defa duydum bu birazcık garip cunku tengri terimi ilk yazılı eserler olan orhun abidelerinde gecmektedir..
Türklerin dinlerine gelince günümüğz aleviligi tamamen aynı olmasada büyük ölcüde islamlasmıs samanizimdir.eger bilgi edinmek isteyen olursa gerek kendi arastırmalarımdan gerek kendi kültürümden gerek de adnan menderes üniversitesi dil ve kültür sempozyumunda anadolu da samanizim izleri adlı sunumdan yararlanarak sizlere bilgi verebilirim
saygılarımla..
sidarta54 26.04.2007, 21:51 Şaman Türkler sanırım 300.000 Civarında kalmışlar..
Moğollarda da Şaman olanlar varmış sanırım çok eski zamanlarda..
Türkler Şaman iken Kadın daha bir ön plandaydı ama Müslümanlık farklı bir anlayış getirdi.. Ataerkil yapı..
evet soreş moğollarda ev eski türklerde kadın ön plandaydı çünkü anaerkil bir yapı vardı soy anadan yürürdü bildiğimiz öğrendiğimiz kadarıyla zaten pekçok efsanede kadın ön planda gökten bir hatun inmesi yaradılış destanındaki ana vs müslümanlıkla ataerkil yapıya geçlidi
ibrahim-ch 27.04.2007, 01:37 OCAK kutsal idi.
Birisi icin en kötü dilek, Odun ocagin sönsün idi.
Od = Köz
sonralari
OCAK = Neslin devam ettigi ev.
|
|