Orijinalini görmek için tıklayınız : 6 mayıs 1972...
s e y y a h 03.05.2006, 20:44 Deniz Gezmiş,Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan...6 mayıs 1972...
Onları unutmadığımızı tüm türkiyeye hatırlatalım....onların inandığı yola biz ne kadar inanıyoruz...
asıl kötü olan ne biliyomusun kardes onları hatırlayıpta eli kolu baglı durmak inan bu çok kötü birgün onların inançlarını savunan insanlar onların bosuna asılmadıgını gösterecek ...
s e y y a h 03.05.2006, 21:45 Umarım bir gün bağlı olan kollarımızı çözebiliriz...
Denizler bayrak oldu
Halkların yüreğinde
skandinava 04.05.2006, 12:53 Ölümlerinin 32. Yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan
“... bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.”
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ölümünün üzerinden 32 yıl geçti. Deniz Gezmiş’in idam sehpasına çıkmadan önce yazdığı yukarıdaki sözler hâlâ unutulmadı. Sürgitinde gerçekleşen, sol hareket açısından birçok olumsuz gelişmeler bile o dönemin gençlik önderlerinin hatırasını silemedi. Sol cenah bir kenara, muhafazakâr veya sağcı kesimler bile onu sahiplenmeye çalıştı. Birileri için ateşli delikanlılık yıllarında anarşik faaliyetlere katılmış bir “fidan”; kimileri için bir masal kahramanı derekesine indirgenen bir film malzemesi olsa da, biz devrimciler için sorun, tereddüt etmeksizin mücadeleye atılmış bu önemli insanların siyasal hayatından gerekli dersleri çıkarmak ve bunu sınıf mücadelesi bağlamında değerlendirmek olmalıdır.
68’ler Türkiye’si ve dünyası
Türkiye, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi sonucu, ileri kapitalist ülkelerin yaşadığı sanayileşme ve proleterleşme sürecini 2. Dünya Savaşı sonrasına sarkıtmıştı. Buna koşut gerçekleşen bir diğer süreç de kentleşmeydi. Kırsal alanda doğup büyüyen kuşak bir müddet sonra soluğu şehirde alıyordu. Kırın kapitalizm-öncesi pastoral hayatından çıkıp gelen insanlar, kapitalizmin sömürgen meta ekonomisi doğası karşısında doğal olarak yalpalıyordu.
Diğer yandan, bu dönem burjuvazi için de bir semirme dönemiydi. Sanayileşmenin beraberinde getirdiği aşırı sömürü, toplumdaki kutuplaşmayı da billurlaştırıyordu. Ne var ki, palazlanan, palazlandıkça da horozlanan burjuvazi karşısında işçi sınıfı da varlığını hissettiriyor, kendisini görmezden gelenlere ya da yeterli görmeyip yardımcı kuvvetler arayanlara, fiiliyatta bir yanıt vermeye hazırlanıyordu. Burjuva cumhuriyetinin ilk 30 yılında burjuvazinin kesinlikle görmezden geldiği işçi sınıfının ekonomik-sosyal talepleri, kendi niceliksel ve niteliksel artışıyla yasalarda da yansımasını bulmuştu. Görece demokratik ’61 anayasasının yarattığı ortamla ilk kez (kelimenin gerçek anlamıyla) nefes alan toplum, sol yayınlardan nasibini alıyor, parlamentoya temsilcilerini gönderiyor, 200 bin kişilik Saraçhane mitingleri düzenliyordu.
Uluslararası arenadaysa iki kutuplu dünyanın batı yakası, savaş-sonrasından itibaren yaşadığı ekonomik büyümenin son damlalarını tadıyordu. Savaş-sonrasında devrimci fırsatlar kaçırılmış, “refah devleti” de hareketin yavaşlamasına etkide bulunmuştu. Doğu yakasıysa 1960’lara kadar yaşadığı sıçramalı ekonomik yükselişleri bitirmişti. Artık dolmakalemin bile karaborsaya düşeceği günlere giden yolun önü açılmıştı. Bürokratik-despotik sınıf, bir on yıl önce Macaristan’da yaptığını bu kez de Çekoslovakya’da uyguluyordu. Yine arızi gelişmeler olarak ele alınması gereken başarılı gerilla-köylü mücadeleleri de devrimci mücadele açısından gündemdeki ağırlığını hissettiriyordu.
’68 olayları işte bu koşullar altında patlak verdi. İşçi sınıfıyla yan yana mücadele ettiğinde kendi gücünü katmerleyeceğini gösteren gençlik hareketi dünyanın dört bir yanını kasıp kavurdu. Düzenden bir şekliyle rahatsız olan kitleler bir kez daha görüşlerini kapı arkasında değil, sokak ortasında gösterdi. Gelgelelim, tıpkı önceki ve sonraki sayısız devrimci kabarış gibi bu da aynı kapıya çarptı: devrimci önderlik sorunu.
Bu topraklardaysa gerçek “68 olayları” diğer ülkelerde inişe geçtiğinde geldi ama pir geldi. 15-16 Haziran ile işçi sınıfı devrimciliği yapmak isteyenler açısından sapla saman ayrılmıştı. “âlâ” kuramsal çatışmaların çözümüne yine pratikte ulaşılmış, burjuvazi pılıpırtısını bile toplayamadan şehir dışına kaçmıştı.
Ancak düzenden rahatsızlık duyan, değiştirmek için bir şeyler yapmak isteyen genç insanlar açısından bir alternatif olduğu bile söylenemezdi. Bu durumda, TİP’in düzen-içi yollarla kerte kerte ulaşılacak ve bir ucu güleryüzlü sosyalizm anlayışına dek uzanan parlamenter “sosyalizm” çizgisine de haliyle sıcak bakmayan veya o çizgiden kopan devrimciler için arayışlar söz konusuydu. Bu direngen enerjiyi yanlış yollarda heba etmeden sınıf mücadelesinin meşakkatli rotasında değerlendirecek, devrimci kadrolar haline dönüştürecek enternasyonalist bir partinin yokluğu bu süreçte sonuca götürücü bir rol oynadı.
Tıpkı o gün olduğu gibi bugünün de temel sorunu budur. Ve bunun farkında olan bizler bugün çok daha şanslıyız. En ufak bir örnekle, bilimsel sosyalizmin kaynaklarına birinci elden ulaşabilmek artık mümkün. Kulaktan duyma veya ikinci kaynaklardan alıntı üzerinden devrimcilik yapmak zorunda değiliz. Sınıf mücadelesinin deneyimleri ışığında bugün bir an önce bir şeyler yapmanın anlamını, yani, önce bunu gerçekleştirecek, katalizör rolünü oynayacak o aracı yaratmak gerektiğini biliyoruz. Keza bu devrimci partinin yaratılması tıpkı o gün olduğu gibi bugün de yakıcı bir sorundur.
Bizim için bir diğer önemli çıkarımsa, öğrenci liderlerinin bu denli ön plana çıkmış olmasının yarattığı veya yaratabileceği yanılsamalardır. Tarihin çeşitli vesilelerle gösterdiği üzere kendinden menkul bir öğrenci hareketi düşünülemez. Biz komünistlerin görevi, Marx ve Engels’in uyardığı üzere, her türlü muhalefeti sınıf mücadelesi içerisine kazanmak olmalıdır. Aksi takdirde bunların yalıtık ve güdük kalacağı muhakkaktır. İşçi sınıfı hareketinden kopuk olmayan öğrenci hareketi gerçek gizil gücünü ancak bu şekilde gösterecektir.
Biz devrimciler açısından Deniz, Yusuf, Hüseyin ve diğer devrimcilerin mücadeleci hatıralarının yaşatılması da mücadele etmek anlamına gelmelidir. Zira bu devrimci değerlere sahip çıkmak da yine ve ancak fiiliyatta mümkündür.
İstanbul Üniversitesinden Marksist Tutum okuru bir öğrenci
4 Mayıs 2004
skandinava 04.05.2006, 12:55 gerçekten bu ülke için canını ortaya koymuş bu gençlerin bizim için çok büyük bir yeri vardır kimse onlar gibi cesur ve sabırlı bir davranış gösteremez.onları saygıyla anıyorum.onları çok seviyorum.
skandinava 04.05.2006, 12:56 Deniz Gezmiş, (27 Şubat 1947, Ankara, Ayaş - 6 Mayıs 1972, Ankara) 1965'ten sonra Türkiye'de gelişen sol hareketlerin önemli figürlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun (THKO) kurucu ve yöneticilerindendir. Marksist - Leninist eylemlerinden ötürü Türkiye Devleti tarafindan terorist ilan edilmiştir.
Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak çeşitli kentlerde ilk ve ortaöğrenim gördü. Liseyi İstanbul'da bitirdi. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı. 1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne giren Gezmiş, 1965'te İsmet Özel'in de yer aldığı Türkiye İşçi Partisi'nin Üsküdar şubesine üye oldu. 30 Ocak 1968'de arkadaşlarıyla Devrimci Hukukçular Örgütü'nü kurdu.
Sol öğrenci eylemleri içindeki etkinliği giderek artan Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgalinde başı çekti. Kısa bir süre sonra İstanbul'a gelen 6. Filo'yu protesto eylemlerinde yer aldı. 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül'de serbest bırakıldı.
Türkiye İşçi Partisi'deki tartışmalarda Milli Demokratik Devrim görüşünü benimseyen Gezmiş, bu görüşün yayılmasını destekledi. Ekim 1968'de birlikte eylem yaptığı Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar,Hamza Demir, Selahatin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği'ni (DÖB) kurdu. Dernek 1 Kasım 1968'de Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), AÜTB, ODTÜ Öğrenci Birliği'nin katılımı ile "Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü"nü düzenledi.
28 Kasım 1968'de ABD Büyükelçisi Kommer'in gelişi Yeşilköy Havaalanı'nda protesto ederken tekrar kısa süreli tutuklandı. 16 Mart'ta İstanbul Üniversitesi'nde sağ ve sol görüşe mensup öğrenciler arasında çıkan çatışmalarda yer alandı. Bu yüzünden 19 Mart'ta 3. kez tutuklandı ve 3 Nisan'a kadar hapis yattı. 31 Mayıs 1969'da İ.Ü. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmesini protesto için giriştikleri işgalde başı çekti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran sonunda Filistin'e geçerek İsrail ile çatışma halinde olan Filistinliler'in silahli mücadelesinden etkilendi.
11 Ocak 1971'de Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) adına Ankara'da İş Bankası Emek Şubesi'nin soygunununda yer aldı. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Ankara Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçırılmasında yer aldı. Erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde güvenlik güçleriyle girdiği çatışma sonucunda Yusuf Arslan'la birlikte yakalandı.
16 Temmuz 1971'de başlayan THKO-1 Davası'nda Anayasa'nin 146. maddesinin ihlali gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırıldı. 6 Mayıs 1972'de Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'la birlikte Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi.
Altı Mayıs
Sabahın dördünde
Sessizlik var hücrelerinde
Düzen ferman buyurmuştur
Cellât uygulamada.
Ovada, dağda değil
Şehirde, şehrin orta yerinde
Bir Darağacı kurmuşlar.
Ve yağlı bir urgana ilmek yapmışlar
Mavi gökteki üç beyaz güvercini,
Yüreklerinden vurmuşlar.
Yürüdüler, alınları açık,
Başları dik
Yürüdüler Güneş’in sıcağına
Tükürerek Cellâdın yüzüne
Sürüttürerek prangalarını
Adım adım geldiler darağacına
Kaç bahar gördüler,
Kaç bayram yaşadılar kimbilir?
Üç fidandılar,
Üç selvi boylu
Üç mangal yürekli.
Üçüde Has insandılar
Milyonlarca candılar
Ferman büyük yerden
“Asacaksın ki eşkiyanın başını”
Diye sesler gelir derinden.
Üç yürek, aynı anda atan
Üç namlu, aynı anda dolan
Yüreklere sevgi salandılar.
Dağların kuytuluk bir yerinde
Çobanlar söyler, türkülerini, ağıtlarını
Fabrikada, grevdekiler marşlarını,
Trakya’da karpuz tarlasındaki ırgatlar,
söylerler hep bir ağızdan,
“Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım”diye
Dağda değil şehrin orta yerinde
Düştüler, düşürdüler
Üç güldüler, üç fidandılar
Üç ulu çınardılar, kökleri derinde.
Anneleri yorgun hasta
Yoldaşları yasta,
Düştüler ALTI MAYIS’ta.
01.07.1979
_________________
MAZLUM ZENGİN
onlar gibi insanlar türkiyede şuan yok
o dönemde yaşasaydım size daha net konuşurdum..
uzaktan davulun sesi bana hoş geliyor.
ama bunların o zamanki arkadaşları bugün kapitalizmin köşe başlarını kapmış olduğundan soru işaretleri başlıyor.
meymane_usari 07.05.2006, 16:16 Dar Ağacında Üç Fidan bu üç yiğidi unutmayacağız.Beni en çok üzen bu üç yoldaş halk uğruna savaşırken biz halkın yanındayız halk bize bir şey yapmaz diyerek köylülerin arasına girmiş ve onlar tarafından yakalnmışlardır.Bu acı son bütün yiğitlerin başına gelmiş bir olaydır..
6 Mayıs 1972 onlar,iyi çocuklar gemilere binip gittiler aslında onlar gitmediler onlar her zaman içimizdeler Deniz-Yusuf-Hüseyin sizleri çok seviyorum siz üç fidana nasıl kıydılar :(
dün cnn kanalında ''ordaydım''programını izledim inanırmısınız deniz gezmiş ve arkadaşlarının o dönemde yaşadıkları beni çok duygulandırdı hele mezarlarının yanyana gömülmeyişi orda koptum ne yaparlarsa yapsınlar onların davalarını biz sürdürecegiz ve onların asla ölmedigini tamtersi içimizde yaşadıgını gösterecegiz sizi asla unutmayacagız saygılarımla...
Özgür-Taylan 07.05.2006, 17:22 Deniz Gezmiş,Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan...6 mayıs 1972...
Onları unutmadığımızı tüm türkiyeye hatırlatalım....onların inandığı yola biz ne kadar inanıyoruz...
ya ben oyumu yanlis kullandimmmm degistirmek mumkun mu??? lol
tabii ki onlara sahip çikiyoruz, onlar hak ugrunda öldüler..
meymane_usari 07.05.2006, 21:04 mezarlarının üzerinde yazan yazılara da inanmayın o mezar taşlarının altında gerçek sahipleri yatmıyor olabilir.Çünkü idamdan sonra genişçe bir çukur açılıp üç ceset o çukura atılmış ve göstermelik mezar taşları konulmuş bunlar çok acı şeyler...Hala inanamıyorum öldüklerine :(
o dönemde yaşasaydım size daha net konuşurdum..
uzaktan davulun sesi bana hoş geliyor.
ama bunların o zamanki arkadaşları bugün kapitalizmin köşe başlarını kapmış olduğundan soru işaretleri başlıyor-Oli arkadaşımızın yaptığı bu yoruma katılmıyorum. İnsanları kendilerinin yapmadığı birşeyle zan altında bırakmak ne kadar yanlışsa DENİZ'İ,YUSUF'u VE HÜSEYİN'i böyle bir şeyle yargılamak çok yanlıştır. Çünkü onlar yaşamlarını kapitalizme ve emperyalizme olan savaşımlarıyla geçirdiler ve bu savaşım uğruna yine vahşi kapitalizm ve emperyalizmin uşakları tarafından yaşamları sona erdirildi.
o zamanda yaşamadım ama o zamanki düşüncesi yüzünden 8,5 sene hapis yatmış ve işgence görmüş bir baba ile yetiştim. şu andaki en kötü şeyde bu yolda canlarını veren insenların günümüzde kemiklerinin sızlaması. ama onlar yinede ölmediler.
tokatlı_86 13.05.2006, 16:11 Evet arkadaşlar biz DENİZ'i,YUSUF'u,HÜSEYİN'in yaptıklarına sahip çıkmalıyız.Onlardan aldığımız özgürlük bayrağını sonuna kadar bu ülkede taşımalıyız.O bayrağa sımsıkı sarılmalıyız.Unutmayalım ki onlar boş yere ölmedi.Onlar bu ülke topraklarında özgürlük olması için bu yola baş koydular ve öldüler.Bu arada MAHİR ÇAYAN ve ARKADAŞLARINIDA unutmayalım ve
U-N-U-T-T-U-R-M-A-Y-A-L-I-M
|
|